RÖPORTAJ
1-Eser sahibi kimdir? Sizi yakından tanıyabilir miyiz?
Ben Şükran Dönmez. 1996 yılında İskenderun’da, iki çocuklu bir ailenin küçüğü olarak dünyaya geldim. Çocukluğumdan beri kitaplara ve edebiyata ilgim vardı. Zamanla bu ilgi, yalnızca okuyan biri olmaktan çıkıp kendi cümlelerimi kurma isteğine dönüştü. Anadolu Meslek Lisesinde bilgisayar bölümü okumama rağmen üniversitede tamamen sözele geçip Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi aldım. Bunun yanında Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretimi alanında tezsiz, Türk Dili ve Edebiyatı alanında ise tezli yüksek lisans yaptım ve bu yıl mezun oldum. Eğitim hayatımın yanı sıra farklı dönemlerde öğretmenlik ve editörlük yaptım. Şu anda bir vakıf üniversitesinde kütüphane personeli olarak çalışmaktayım. Bütün bu deneyimlerin yazarlığıma da farklı biçimlerde yansıdığını düşünüyorum. Şu ana kadar Gelincik ve Kül adlı hikâye kitabım ve Leylak ve Haziran adlı şiir kitabım yayımlandı.
2-Yazarlığa adım atmanızda ki asıl kırılma noktası ne oldu?
Bir noktadan sonra yıllardır hayalini kurduğum şeyin artık gerçekleşmesi gerektiğini düşündüm. İçimde birikenleri daha fazla ertelemek istemedim. Onca kayıp, acı, gözlem, yaşanmışlık ve belki de hiç yaşanmamış ama yaşanması mümkün olan ihtimaller vardı. Ben de bütün bunları yazmaya başladım.Sanırım benim için asıl kırılma noktası buydu. Hayatın içinden geçen her şeyi sadece yaşayıp geride bırakmak yerine, onları kelimelerle yeniden kurmaya başladım. Bazıları gerçek bir anıdan, bazıları bir gözlemden, bazıları ise yalnızca zihnimde doğan bir ihtimalden çıktı. Zamanla bunların bir hikâyeye, bir şiire, sonra da bir kitaba dönüşebileceğini gördüm. O yüzden yazarlığa başlama kararımı tek bir güne ya da tek bir olaya bağlayamıyorum. Daha çok, yıllardır içimde taşıdığım yazma isteğinin bir gün artık beklememesi gerektiğini anlamam diyebilirim.
3-Sizi ilk kez kalemi elinize almaya iten özel bir an var mıydı?
Aslında benim kalemle tanışmam çok daha eskiye dayanıyor. Çocukluğumdan beri şiirler yazıyorum. Lise döneminde ise hikâyeler yazmaya başladım ve bunları okulun düzenlediği yarışmalara gönderiyordum. O dönem yazmak benim için daha çok içimden geleni kâğıda dökmekti.Üniversite yıllarında eğitimimin ve akademik çalışmalarımın yoğunlaşmasıyla birlikte yazıdan biraz uzaklaştım. Mezun olduktan sonra da uzun bir süre neredeyse hiç yazmadım. Fakat İstanbul’a geldikten sonra yeniden yazmaya başladım. Özellikle tek başıma dolaşmak, İstanbul’un farklı semtlerini, sokaklarını ve insanlarını gözlemlemek bende yeniden bir şeyler anlatma isteği uyandırdı. Gördüklerimi, hissettiklerimi ve aklımda kalan küçük ayrıntıları yavaş yavaş not etmeye başladım. Benim için asıl dönüm noktalarından biri ise Amasra’ya yaptığım bir geziydi. Bir kayanın üzerine oturup etrafı izlerken Amasra Yokuşu ve Annem adlı hikâyemi yazmaya başladım. Amasra benim için yalnızca gidip gördüğüm bir yer değildi, anılarımın da olduğu bir yerdi. O kayanın üzerinde otururken ilk kez yazdıklarımın bir gün kitap olması gerektiğini düşündüm. Belki de kalemi yeniden elime aldığım o an, aslında yıllardır içimde duran yazma isteğinin tekrar kendini hatırlatmasıydı.
4-Çocukluğunuzdaki veya gençliğinizdeki okuma alışkanlıklarınızın bugünkü yazım dilinize ve üslubunuza nasıl bir etkisi oldu?
Çocukluğumdan beri kitapları seviyordum. Ortaokula kadar neredeyse her zaman kütüphane kulübünün içinde oldum. Kitaplarla kurduğum bu bağ, zamanla daha da güçlendi. En yoğun okuduğum dönemler ise lise ve üniversite yıllarımdı. Özellikle lise döneminde katıldığım bir yarışmada dereceye girmiştim. Ödül olarak bana Sait Faik’in Semaver kitabı verilmişti. Hikâyelerle asıl yakınlaşmam da biraz orada başladı. Sait Faik’in sıradan insanların hayatlarına, küçük ayrıntılara ve gündelik yaşama bakışından çok etkilendim. Bir insanın hayatından küçücük bir anın bile anlatılmaya değer olabileceğini fark ettim.
Bugün yazarken dönüp çocukluk ve gençlik yıllarımdaki okumalarıma baktığımda, onların bende güçlü bir gözlem alışkanlığı oluşturduğunu düşünüyorum. İnsanları, mekânları ve hayatın küçük ayrıntılarını fark etmeye daha çok dikkat ediyorum. Sanırım yazdığım hikâyelerde gündelik hayatın içinden insanlara ve küçük anlara yer vermemin temelinde de biraz bu okuma geçmişim var.
5-Hangi deneyimlerden sonra yazar olmaya karar verdiniz?
Benim için yazarlık biraz da hayatı dinlemeyi öğrenmekle başladı. İnsan büyüdükçe yaşadığı şeylere başka türlü bakıyor. Çocukken sadece yaşadığımız bazı olayları, yıllar sonra düşündüğümüzde farklı anlamlarla hatırlıyoruz. Ben de zaman içinde kendi hayatımdaki bazı duygulara ve çevremdeki insanların hikâyelerine daha farklı bakmaya başladım. Lisans eğitimimden sonra İstanbul’a gelmem bu açıdan benim için önemli bir dönemdi. Yeni bir şehirde olmak, kendi başıma kalmak ve daha önce dikkat etmediğim ayrıntıları fark etmek bana çok şey kattı. İnsanları gözlemledikçe, herkesin dışarıdan görünmeyen bir hikâyesi olduğunu daha fazla düşünmeye başladım. Bir de geçmişle kurduğum ilişki değişti. Çocukluktan kalan bazı anılar, kayıplar, karşılaşmalar ve yarım kalmış duygular yeniden zihnimde belirmeye başladı. Bunları unutmak yerine yazıya dönüştürmenin bana iyi geldiğini fark ettim. Bu yüzden “Şu deneyimi yaşadım ve yazar olmaya karar verdim” diyemem. Yazarlık benim için hayatı daha dikkatli yaşamaya ve gördüklerimin üzerinde biraz daha fazla durmaya başladığım bir dönemin sonucu oldu.
6-İyi bir yazar olmanın şartları nelerdir siz bu yolda nasıl bir yöntem izlediniz?
Bence iyi bir yazar olmanın tek bir şartı yok. Yazmak isteyen insanın önce iyi bir okur olması gerektiğine inanıyorum. Bunun yanında sürekli kendini geliştirmesi, farklı türlerde okumalar yapması ve yazdıklarına dışarıdan bakabilmesi çok önemli. Ben de bu konuda kendimi geliştirmeye devam ediyorum. Yazarlık eğitimi alıyorum ve düzenli olarak bol bol okuma yapıyorum. Yazdığım metinleri yalnızca kendi gözümle değerlendirmemeye de özen gösteriyorum. Bazen çevremdeki insanlara bir okur gözüyle okutuyor, onların metinde ne hissettiğini ve nerelerde takıldığını öğrenmeye çalışıyorum. Çünkü yazar kendi yazdığı metne karşı zaman zaman fazla yakın olabiliyor. Dışarıdan gelen samimi bir değerlendirme, fark etmediğiniz bir eksikliği gösterebiliyor. Benim için yazarlık, “oldum” denilecek bir nokta değil. Her kitapta, her okumada ve her yazdığım metinde biraz daha öğrenilen uzun bir yolculuk.
7-Kaleme aldığınız ilk kitap nedir ve varsa diğer kitaplarınız nelerdir?
Kaleme aldığım ilk kitap Gelincik ve Kül adlı hikâye kitabım oldu. Kitapta farklı hikâyeler üzerinden insanı, geçmişi, hatıraları ve hayatın küçük ama iz bırakan anlarını anlatmaya çalıştım. Kitabın içinde Gelincik ve Kül, Çamlık’ta Bir Akşamüstü, Fötr Şapka ve Bir Köpek, Amasra Yokuşu ve Annem, Terzi Hamdi Bey gibi farklı hikâyeler yer alıyor. Ardından Leylak ve Haziran adlı şiir kitabım yayımlandı. Bu kitapta uzun yıllara yayılan şiirlerimi bir araya getirdim. Şiirlerin her biri hayatımın farklı bir döneminden, duygusundan ve hatırasından izler taşıyor. İki kitabın birbirinden farklı bir dili ve dünyası var. Gelincik ve Kül ile hikâye anlatıcılığı tarafımı, Leylak ve Haziran ile de şiirle kurduğum daha kişisel ilişkiyi ortaya koyduğumu düşünüyorum.
8-Kitaplarınızdaki konuları yazmaya yönlendiren en önemli etken ya da etkenler nelerdir?
Beni yazmaya yönlendiren en önemli şeyin hayatın kendisi olduğunu düşünüyorum. İnsanların yaşadıkları, söyleyemedikleri, kaybettikleri, birbirlerinde bıraktıkları izler ve bazen çok sıradan görünen küçük anlar benim için oldukça kıymetli. Bir insanın bir bakışı, yıllar önce söylenmiş bir cümle, çocukluktan kalan bir hatıra ya da bir sokağın insanda uyandırdığı duygu, zihnimde uzun süre kalabiliyor. Sonra bunların bir hikâyeye ya da şiire dönüşebildiğini fark ediyorum. Özellikle insanın hafızası beni çok etkiliyor. Bazı şeyleri yaşadığımız anda anlamlandıramıyoruz. Aradan zaman geçiyor ve hiç beklemediğimiz bir anda bir koku, bir şehir, bir eşya ya da bir ses bize yıllar öncesini hatırlatıyor. Yazarken bu duygunun peşinden gitmeyi seviyorum. Çünkü geçmişin aslında tamamen geride kalmadığını, insanın içinde farklı biçimlerde yaşamaya devam ettiğini düşünüyorum.
İstanbul’a geldikten sonra çevremi daha fazla gözlemlemeye başlamam da yazdığım konuları etkiledi. Tek başıma dolaşırken semtleri, sokakları ve insanları izliyor, bazen küçük notlar alıyordum. Her insanın dışarıdan görünmeyen bir hikâyesi olduğu düşüncesi beni çok etkiliyor. Bir kahvehanede oturan yaşlı bir adam, bir vapurda dalgın dalgın denize bakan biri ya da sokakta karşılaştığım bir çocuk bile zihnimde bir hikâyenin başlangıcına dönüşebiliyor. Bir yandan da kendi yaşadıklarımın ve biriktirdiklerimin yazıya yansıması kaçınılmaz. Kayıplar, özlemler, çocukluk, aile, ayrılıklar, sevgi ve insanın kendisiyle kurduğu ilişki zaman zaman metinlerimin merkezine yerleşiyor. Fakat bunu doğrudan hayatımı anlatmak şeklinde düşünmüyorum. Yaşadığım bir duygudan yola çıkıp onu başka bir karaktere, başka bir zamana veya başka bir hikâyeye taşıyabiliyorum. Gerçek ile kurmaca arasındaki o alan bana oldukça özgür bir yazma imkânı veriyor.
Gelincik ve Külde de geçmiş, hatıra, insan ilişkileri ve gündelik hayatın içindeki küçük ayrıntıların farklı hikâyelere dönüştüğünü görüyoruz. Kitapta birbirinden farklı hikâyeler yer alsa da insanın geçmişle, çevresiyle ve kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişki ortak bir damar oluşturuyor. Leylak ve Haziranda ise daha kişisel ve duygusal bir alan var. Kitabın ön sözünde de şiirlerin hayatımın farklı zamanlarına ve farklı duygularına dokunduğunu söylüyorum. Kimi şiir bir vedadan, kimi çocukluktan, kimi bir şehirden, kimi de bir gecenin sessizliğinden doğdu. Sanırım bütün bunların sonunda beni yazmaya yönlendiren temel şey “Bunun içinde bir hikâye var” hissi. Her gördüğüm şeyi yazmıyorum elbette. Fakat bazı anlar insanın zihninde kalıyor. Bazen günlerce, bazen yıllarca. Sonra bir gün o ayrıntı kendine bir cümle buluyor. Ben de o cümlenin peşinden gidiyorum.
9-Hikâyeyi kurgularken karakterlerinizin kaderini önceden tamamen planlıyor musunuz, yoksa yazım sürecinde karakterlerin kendi yollarını çizdiği oluyor mu?
Hikâyeyi yazmaya başlamadan önce genel bir çerçeve oluşturuyorum ama karakterlerin bütün hayatını en başından sonuna kadar belirlemiyorum. Çünkü karakteri tamamen önceden çizdiğimde, yazma sürecinin doğal tarafının biraz kaybolacağını düşünüyorum. Benim için karakterler hikâyenin içinde yaşamaya başladıkça kendilerini göstermeye başlıyor. Başlangıçta nasıl biri olduğunu düşündüğüm bir karakter, birkaç bölüm sonra hiç beklemediğim bir tepki verebiliyor. Bazen bir karakterin söyleyeceği cümle, benim başlangıçta onun için düşündüğümden farklı bir yere götürüyor hikâyeyi. Böyle durumlarda karakterin önüne geçmek yerine onu takip etmeyi tercih ediyorum. Özellikle hikâye yazarken karakterlerin geçmişlerini, korkularını, zaaflarını ve hayata bakışlarını anlamaya çalışıyorum. Çünkü bir karakterin vereceği kararın yalnızca olay örgüsünü ilerletmesini değil, kendi dünyasından doğmasını istiyorum. Bu nedenle bazı karakterlerin kaderi yazım sürecinde değişebiliyor. Bir anlamda ben hikâyenin yolunu tamamen çizmek yerine karakterlere yürüyecekleri alanı bırakıyorum. Bazen nereye varacağımı bilerek başlıyorum, bazen de yolun kendisi beni şaşırtıyor. Bence yazmanın en güzel taraflarından biri de bu
10-Size ilham veren şeyler nelerdir?
Bana en çok insanlar, şehirler, çocukluk anıları ve hayatın içindeki küçük ayrıntılar ilham veriyor. Özellikle tek başıma dolaşmayı, insanları ve mekânları gözlemlemeyi seviyorum. Bazen bir sokak, duyduğum bir cümle, eski bir eşya ya da yıllar önce yaşanmış bir an zihnimde bir hikâyenin kapısını aralayabiliyor.
11-En çok hangi dönemlerde üretken oluyorsunuz ve yazma konusunda sizi en çok motive eden şey nedir?
Genellikle kendime ve yazıya daha fazla zaman ayırabildiğim dönemlerde daha üretken oluyorum. Özellikle yalnız kaldığım, gözlem yapabildiğim ve zihnimi biraz olsun günlük hayatın yoğunluğundan uzaklaştırabildiğim zamanlarda daha rahat yazıyorum. Beni en çok motive eden şey ise yazdığım bir metnin bir başkasında bir duyguya karşılık bulması. Bir okurun bir hikâyede kendinden bir şey bulduğunu ya da bir şiirin ona bir anısını hatırlattığını bilmek, yazmaya devam etmem için benim için en güçlü motivasyonlardan biri.
12-Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?
Aslında bir okura “Benim kitabımı mutlaka okumalısınız” demek yerine, kitabın kendisini keşfetmesini daha doğru buluyorum. Gelincik ve Külde farklı hayatlara, insanlara ve duygulara dokunan hikâyeler var. Leylak ve Haziran ise daha çok hatıraların, özlemlerin, aşkın ve kayıpların içinden geçen şiirlerden oluşuyor. Eğer okur, kendi hayatından bir parçayı, unuttuğu bir duyguyu ya da kendisine tanıdık gelen bir insanı bulmak isterse kitaplarımın ona söyleyecek bir sözü olacağını düşünüyorum.
13-Kitap ya da kitaplarınızdaki ana fikirler ve vermek istediğiniz mesajlar nelerdir?
Kitaplarımda tek bir mesaj vermekten çok, okurun kendi duygusuna ve kendi hayatına dokunmasını istiyorum. Gelincik ve Külde geçmiş, kayıplar, insan ilişkileri, hatıralar ve bütün bunların insan üzerinde bıraktığı izler öne çıkıyor. Leylak ve Haziranda ise aşk, ayrılık, özlem, çocukluk, aile ve hatırlamak gibi duyguların etrafında dolaşıyorum. Benim için önemli olan, insanın yaşadığı acılara rağmen hayata tutunabileceğini ve geçmişin bizi şekillendirse de hayatımızı bütünüyle belirlemek zorunda olmadığını hissettirebilmek. Bir okur kitabı kapattığında kendinden bir parçayı bulmuşsa, benim için verilmek istenen en güzel mesaj da bu olur.
14-Yazar olmanın ve yazmanın sizin için zor yanları nelerdir, bunlarla nasıl başa çıktınız?
Yazmanın benim için zor taraflarından biri, insanın kendi iç dünyasıyla sürekli yüzleşmek zorunda kalması. Psikolojiye olan ilgim nedeniyle karakterlerin duygu dünyasını ve davranışlarının altında yatan nedenleri anlamaya özellikle önem veriyorum. Bu da bazen bir karakterin yaşadığı şeyi yalnızca anlatmakla kalmayıp, onun iç dünyasına daha fazla girmemi gerektiriyor.
Bir diğer zor taraf ise yazdığınız metne dışarıdan bakabilmek. Bir metni tamamladığınızı düşündüğünüzde bile yeniden dönüp eksiklerini görmek ve gerektiğinde değiştirmek sabır istiyor. Ben de yazdıklarımı bir süre bekletip daha sonra yeniden okumaya, bol bol okumaya ve çevremden gelen değerlendirmeleri dikkate almaya çalışıyorum. Sanırım yazarlıkta insanın kendini geliştirmesinin en önemli yolu da yazmaya devam etmek, okumak ve kendi metnine karşı gerektiğinde eleştirel olabilmek.
15-Yazar tıkanıklığı yaşadığınızda bu durumun üstesinden nasıl geliyorsunuz?
Yazar tıkanıklığı yaşadığımda kendimi yazmaya zorlamıyorum. Zihnimi tamamen boşaltana kadar elime kalemi almıyorum. Çünkü bazen yazamamak, aslında biraz durmaya ve düşüncelerin kendi hâline bırakılmasına ihtiyaç olduğunu gösteriyor. O süreçte yalnızca aklıma gelen şeyleri küçük küçük bir yerlere not ediyorum. Bir cümle, bir kelime, bir fikir ya da sonradan kullanabileceğimi düşündüğüm bir ayrıntı olabilir. Sonra zihnim yeniden toparlandığında bu küçük notların içinden ilerleyerek yazmaya devam ediyorum.
16-Kitaplarınızı kitlelere ulaştırmak, kendinizi tanıtmak ve düşüncelerinizi insanlara anlatmak için ne gibi organizasyonlar yapıyorsunuz?
Kitaplarımı ve yazılarımı daha fazla okura ulaştırmak için özellikle sosyal medyada düzenli paylaşımlar yapıyorum. Bunun yanında farklı edebiyat dergilerine yazılar ve şiirler gönderiyorum. Edebiyatın yalnızca kitap yayımlamakla sınırlı olmadığını düşündüğüm için bu alanda üretmeye ve farklı çalışmaların içinde yer almaya çalışıyorum. Ayrıca Mahfil adında kendi edebiyat dergimi de kurdum. Bunda kütüphanede Süreli Yayınlar Sorumlusu olarak çalışmamım da payı var elbet. Böylece hem kendi yazılarımı paylaşabileceğim hem de farklı yazar ve şairlerin eserlerine yer verebileceğim bir alan oluşturdum. İlerleyen dönemde ise okur buluşmaları, söyleşiler ve imza günleri düzenleyerek okurlarla daha doğrudan bir araya gelmek istiyorum.
17-Kitap fuarlarındaki okur-yazar buluşmalarının sizin için önemi nedir, bu etkinliklerin size ve okuyucuya ne gibi katkılar sağladığını düşünüyorsunuz?
Henüz bir kitap fuarına katılmadım. Bu nedenle fuar deneyimi üzerinden konuşmam doğru olmaz. Ancak ilerleyen dönemde kitap fuarlarında yer almayı ve okurlarla birebir buluşmayı çok istiyorum. Bir yazar için kitabının okurda nasıl bir karşılık bulduğunu doğrudan görmek ve kitabın ortaya çıkış sürecini anlatabilmek oldukça değerli. Okur açısından da yazarı tanımak, onun dünyasını ve yazma sürecini dinlemek, okuduğu eserle arasında farklı bir bağ kurmasına imkân sağlayabilir. Bu nedenle ileride fuarların ve okur buluşmalarının yazarlık yolculuğumun önemli bir parçası olacağını düşünüyorum.
18-Şu an üzerinde çalıştığınız yeni projeleriniz ve keşfetmek istediğiniz yeni projeleriniz var mı?
Şu sıralar üzerinde çalıştığım en önemli projelerden biri bir öykü antolojisi hazırlamak. Farklı yazarların öykülerini bir araya getirerek ortak bir edebiyat alanı oluşturmak istiyorum. Bu proje benim için yalnızca bir kitap hazırlamak anlamına gelmiyor. Farklı kalemleri bir araya getirmek, yeni yazarlara ve öykülere alan açmak ve birlikte bir edebiyat çalışması ortaya koymak benim için oldukça heyecan verici. Bir yandan da kendi edebiyat dergimle ilgili çalışmalarımı da sürdürüyorum. Önümüzdeki dönemde hem kendi yazılarımı geliştirmek hem de farklı yazarların üretimlerine yer verebileceğim yeni projeler hazırlamak istiyorum. Ayrıca ilerleyen süreçte roman türünde de daha kapsamlı çalışmalar ortaya koymayı hedefliyorum. Şu an yazmaya başladığım bir romanım var. Seneye bu zamanlar ya da kışa doğru çıkmasını umuyorum.
19-Okuyuculardan aldığınız, sizi en çok duygulandıran ya da şaşırtan geri dönüşler nelerdir?
Beni en çok duygulandıran geri dönüşler, okurun yazdığım bir metinde kendinden bir parça bulduğunu söylediği anlar oluyor. Bazen bir şiirin kendi yaşadığı bir duyguyu hatırlattığını, bazen de bir hikâyedeki karakterle kendisini yakın hissettiğini söylüyorlar. Bir metni yazarken benim için özel olan bir duygunun, hiç tanımadığım bir insanın hayatında da karşılık bulduğunu görmek gerçekten çok kıymetli. Beni şaşırtan taraf ise bazen benim için küçük bir ayrıntı olan bir bölümün okurun zihninde çok daha büyük bir yer edinebilmesi. Bir karakter, bir cümle ya da bir mekân üzerinden uzun uzun konuşulduğunu görmek, yazdığınız şeyin sizden çıktıktan sonra kendi yolunu bulduğunu hissettiriyor. Gelincik ve Külün benim için en güzel taraflarından biri de bu. Okurun hikâyelere kendi hatıralarını ve duygularını eklemesi.
20-Edebiyat yolculuğunun başında olan yazar adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Ben de aslında bu yolculuğun henüz çok başındayım. Bu yüzden kendimi birilerine yol gösteren biri olarak görmekten ziyade, kendi deneyimim üzerinden birkaç şey söyleyebilirim. Öncelikle bol bol okumalarını ve yazmaktan vazgeçmemelerini tavsiye ederim. Yazdıkları ilk metinlerin mükemmel olmasını beklememeliler. Çünkü insan yazarak, okuyarak ve zaman içerisinde kendi eksiklerini görerek gelişiyor. Bunun yanında eleştiriye açık olmak gerektiğini düşünüyorum. Yazdığınız bir metni başka insanların okumasına izin vermek ve onların düşüncelerini dinlemek, kendi göremediğiniz noktaları fark etmenizi sağlayabiliyor. Ben de hâlâ bunu yapıyorum ve öğrenmeye devam ediyorum. En önemlisi de kendilerine ait sesi bulmaları. Başka yazarların dilinden etkilenmek çok doğal ama zamanla insanın kendi cümlesini kurabilmesi gerektiğine inanıyorum. Edebiyat uzun bir yolculuk. Acele etmeden, üretmeye devam ederek ve kendi yolundan vazgeçmeden ilerlemek bence en kıymetlisi.


