1-Eser sahibi kimdir? Sizi yakından tanıyabilir miyiz?
Eser sahibi Semih Bilgiç, 1985 yılında Polatlı/Ankara’da doğdu. Çiftçi bir baba ile ev hanımı, daha sonra işçi olan bir annenin oğluyum. Ortaokulu Polatlı’da bitirdikten sonra Ankara Gazi Anadolu Lisesinde bir yıl yatılı okudum. Ardından ailem Ankara’ya taşındı.
Üniversite eğitimimi ODTÜ Sosyoloji Bölümünde tamamladım. Öğrencilik yıllarımda ve sonrasında çeşitli işlerde çalıştım. Matematik ve İngilizce dersleri verdim, çeviri yaptım, kafelerde çalıştım, bir otelin restoranında komilik yaptım. Üniversitede “tr” uzantılı internet sitelerini yöneten bir ofiste part-time olarak da çalıştım.
Mezun olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsünde yüksek lisansa başladım ancak kısa süre sonra bıraktım ve yaklaşık bir yıl İstanbul’da yaşadım. Bu dönemde saha araştırması görevlisi, dershanede İngilizce öğretmeni ve bir üniversitede Erasmus ofisi koordinatörü olarak kısa süreli görevlerde bulundum. Daha sonra hala çalıştığım TÜBİTAK’ta uzman olarak çalışmaya başladım ve ODTÜ Sosyal Politika Bölümünden yüksek lisans derecemi aldım.
Bugüne kadar bir deneme ve bir şiir kitabım yayımlandı. Aynı zamanda Ankara Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünde doktora tezimi hazırlıyorum. Bilimsel konferanslarda sunumlar yaptım ve hakemli bir dergide yayımlanmış bir makalem bulunuyor.
2015 yılında evlendim. Çok tatlı bir eşim ve Civan adında dünya güzeli iki yaşında bir oğlum var.
2-Yazarlığa adım atmanızdaki asıl kırılma noktası ne oldu?
Ortaokulda Türkçe derslerinde kompozisyon ödevleri verilirdi. İstisnasız her hafta bir yazı yazardım ve hocamız bunları sınıfta sesli okuturdu. Üniversitede ise “paper” denilen, yaklaşık 3.000 kelimelik, 8-10 sayfalık ödevler yazardık. Yazmaktan keyif aldığımı hatırlıyorum; gerçi kaynak taramak gibi kısımları epey zahmetliydi. Üniversite yıllarında sosyal ve politik konularda broşürler, kitapçıklar hazırladığımız ve birtakım çeviriler yaptığımız da olurdu.
Fakat düzenli yazma ihtiyacım çok daha sonra ortaya çıktı. 2020’li yılların başında müstear isimle bazı denemeler yazmaya başladım ve bunları web tabanlı forum sitelerinde yayımladım. Sanırım bu şekilde dört-beş yazım çıktı. Bir sinema filmi veya ırkçılık gibi konular üzerine yazdığımı hatırlıyorum.
Kendi ismimle yayımlanan ilk denemem Birikim Güncel’de çıkan “Özgünlük Sorunsalı” başlıklı yazıydı. Mevcut yazı, yorum ve analizlerin sınırlılığına ve farklı bakış açılarına duyulan ihtiyaca ilişkin kısa bir metindi. Hatta birkaç Twitter yorumcusu yazıyı eleştirip, “Ne yani, şimdi bu yazının neresi özgün?” diye de sormuştu.
Sonrasında El Yazmaları, Daktilo 1984 gibi farklı mecralarda da yazılarım yayımlandı. Fakat hâlâ düzenli yazan biri değildim. Bir dönem yoğun biçimde şiir yazdım; bir şiirim Kirpi Edebiyat’ta yayımlandı. Son birkaç yıldır ise çok daha sık yazıyorum.
Dolayısıyla ilk önemli kırılma noktasının “Özgünlük Sorunsalı” yazımın yayımlanması olduğunu söyleyebilirim. Sonrasında daha sistematik denemeler yazmaya ve bunları bir kitapta toplamaya başladım. Doktora tezi süreci de beni yazmaya yönelten ikinci bir kırılma oldu. Özellikle yaptığım kuramsal okumalar, meseleleri kavramlar aracılığıyla ele aldığım metinler yazmamı sağladı.
3-Sizi ilk kez kalemi elinize almaya iten özel bir an var mıydı?
Böyle özel bir an hatırlamıyorum; elbette bir yerlerde vardır. Ama şunu söyleyebilirim: Yazı, sanki iletişimin, anlaşmanın ve karşılıklı ilişkinin zayıfladığı noktada başlıyor. Bunun da bir tür yalnızlık hissiyle ilişkili olduğunu düşünüyorum.
Hayatta pek çok ilişkiye giriyorsunuz fakat bazen yine de bir şeylerin eksik olduğu hissi kalıyor. Şiir, deneme ya da öykü de sanki iletişimin artık yerine getiremediği bir işlevi üstleniyor. Benim için yazının başladığı yer biraz burası.
4-Çocukluğunuzdaki veya gençliğinizdeki okuma alışkanlıklarınızın bugünkü yazım dilinize ve üslubunuza nasıl bir etkisi oldu?
Çocukluğumda Polatlı’da çok fazla kitabevi yoktu. Berker adında bir sınıf arkadaşımın dedesinin bir pasajda küçük bir kitabevi vardı. Özellikle Can Yayınlarından çıkan çocuk kitaplarını okuduğumu hatırlıyorum.
Erich Kästner’in Küçük Hafiyeler kitabı beni çok etkilemişti. Hikâyede çocuklar, trende melon şapkalı bir hırsızı yakalamak için adeta bir dedektif örgütü kuruyor ve kötülüğün peşine düşüyordu. Doğrudan yazım dilimi veya üslubumu belirlediğini söyleyemem ama bugün geriye baktığımda yazılarımın çoğunda bilinmeyen ya da “kötü” olarak nitelendirdiğim bir şeyi deşifre etme, onun üzerine gitme eğilimi olduğunu görüyorum. Tek farkı bunu bireysel olarak yapmaya çalışmam.
Bunun dışında çok sayıda çeviri metin okudum. Bunun da dilimin daha düz, doğrudan ve açık olmasında etkisi olduğunu düşünüyorum.
5-Hangi deneyimlerden sonra yazar olmaya karar verdiniz?
Yazı benim için biraz içe kapanma hâli. Bunu doğuran deneyimler ise çok çeşitli olabiliyor: Anlam veremediğiniz bir olay, zihninizi kurcalayan bir mesele, düşünceli bir hâl… Bunların hepsi bir şekilde yazının doğmasına yol açabiliyor.
Tanıklık da önemli. Gördüğünüz, eş dostla konuştuğunuz veya tartıştığınız bir şey yazının başlangıç noktası olabiliyor. Bu anlamda yazı benim için deneyime açılan bir kapı gibi. Bir bakıma, “Ben bunu duyuyorum, hissediyorum, yaşıyorum; ya sen? Sen de benim gibi mi hissediyorsun?” demenin bir yolu.
Tabii bunun gerçekleşebilmesi için yazının bir okurla karşılaşması da gerekiyor.
6-İyi bir yazar olmanın şartları nelerdir siz bu yolda nasıl bir yöntem izlediniz?
Henüz iyi bir yazar mıyım, bilmiyorum. Aslında iyi olduğumu düşünüyorum ama buna sonuçta alanın otoriteleri sayılabilecek eleştirmenlerin, sanatçıların, yazarların ve elbette okurun karar vermesi gerekiyor.
Benim yöntemim araştırmak ve ne olursa olsun yazmak. Çünkü yazmak için önce masanın başına oturmanız gerekiyor. Yazmanın yarısı başlamak bence. Başladıktan sonra cümleler bir şekilde patır patır geliyor.
Ardından redaksiyon aşaması başlıyor. Düzeltilerde veya beyin fırtınası yaparken zaman zaman yapay zekâ desteği de alıyorum. Ancak yapay zekânın dilini çoğu zaman fazla kuru ve mesafeli buluyorum. Bu nedenle son söz yine yazarda olmalı.
Her işte olduğu gibi yazıda da birinci kuralın çalışmak olduğunu düşünüyorum. Ürünün edebî niteliği ise zamanla, yazarak ve çalışarak gelişebilecek bir şey.
7-Kaleme aldığınız ilk kitap nedir ve varsa diğer kitaplarınız nelerdir?
İlk kitabım Tilki Yayınlarından çıkan deneme kitabım Gündelik Hayatın Mikro Politikası. Aynı dönemde Lando Yayınlarından şiir kitabım Hiç Kırıldım Çiçeği de yayımlandı.
8-Kitaplarınızdaki konuları yazmaya yönlendiren en önemli etken ya da etkenler nelerdir?
Denemelerimde özellikle mikro düzeyde politik meseleler ile felsefi ve etik tartışmalar öne çıkıyor. Bunlar aslında gündelik hayatta sürekli karşılaştığımız konular.
Örneğin bir denememde, bir kadın cinayeti üzerine maktulün ailesinin rızası alınmadan belgesel çekilmesinin etik olup olmayacağını tartıştım. Meseleyi Kantçı etik, fayda etiği ve bakım etiği olmak üzere üç farklı yaklaşım üzerinden ele aldım.
Gündelik hayatın politik veçhelerine de odaklanıyorum. Bilim insanlarının çalışmalarına fon bulma veya bilimsel araştırma yürütme süreçlerinde hangi iktidar ilişkilerine maruz kaldıklarını ele aldığım bir yazım var. 2023 depremi hepimizi çok etkiledi. Deprem sonrasındaki sürecin yönetiminde teknokratların daha etkili olmasını dilediğim bir yazı da yazdım.
Şiirlerim de büyük ölçüde gündelik yaşamdan besleniyor. Bir komşu, sokakta veya kitapçıda karşılaştığım bir fakülte öğrencisi, radyoda dinlediğim bir felsefeci ya da bir şair üzerine şiir yazabiliyorum. Bazıları düşünce akışı şeklinde ortaya çıkıyor ama çoğunlukla serbestçe kaleme aldığım şiirler bunlar.
9-Hikâyeyi kurgularken karakterlerinizin kaderini önceden tamamen planlıyor musunuz, yoksa yazım sürecinde karakterlerin kendi yollarını çizdiği oluyor mu?
Bu soruyu daha çok şiir ve öykülerimden hareketle yanıtlayabilirim. Şiir benim için daha spontane ilerleyen bir şey. Üzerinde çok fazla düşünüp tartmam; doğrudan yazarım, daha doğrusu şiir akar. Şairlerin “şiirim geldi” dediği şey sanırım bu. Şiir gelir, kapıyı tıklatır. Ben de çoğu zaman önce telefonun not defterine yazar, sonra bilgisayarda düzenlerim.
Hikâye de çoğu zaman kendiliğinden gelir. Ancak öyküde şiire göre daha planlı ilerliyorum. Önce bir taslak kurarım ama sonunu bilmeden başladığım öyküler de çok olur. Çünkü yazarken mutlaka yeni bir fikir geliyor ve bazen hikâyenin yönünü değiştiriyor.
10-Size ilham veren şeyler nelerdir?
“Fark etmek” diyebilirim. Bazen zihnimde bir ışık çakıyor. “Demek bu böyle bir şeymiş” dediğim anda yazma isteği geliyor.
Fikir konusunda oldukça bereketli bir zihnim olduğunu düşünüyorum. Gün içerisinde onlarca düşünce, fikir veya proje aklıma gelebiliyor. Bunların bazılarını da hemen yazıya dönüştürüyorum.
11-En çok hangi dönemlerde üretken oluyorsunuz ve yazma konusunda sizi en çok motive eden şey nedir?
Benim zihnim biraz makine gibidir; pek durmaz. Sürekli düşünür, zihnimde bir şeyler kurar, muhasebe yaparım. Keşkelerim de çoktur. Duygularım da inişli çıkışlıdır; kolay hüzünlenir, üzülür, sevinir, heyecanlanırım. Hayret etmeyi, şaşırmayı da severim.
Psikolojide buna kimi zaman ruminasyon deniyor; Türkçede “zihinsel geviş getirme” şeklinde karşılanıyor. Bendeki hâlin o kadar patolojik olduğunu düşünmüyorum ama zihnimde meseleleri uzun uzun evirip çevirdiğim doğru. Bununla bağlantılı olarak oldukça meraklı bir yapım var ve merak canlı kaldıkça üretmeye de yatkın oluyorum.
Mesela işle ilgili bir e-postada kullanılan dil veya yaklaşım bile üzerine düşündüğüm, zihnimde muhasebesini yaptığım bir konu olabiliyor. Yanıt verirken kullandığım dile de bu nedenle çok özen gösteririm ve e-postaların çoğunu kısa sürede cevaplarım. Dolayısıyla hem iş hayatında hem de yazıda üretken bir yapım olduğunu söyleyebilirim.
Daha çok gündüzleri yazarım; gececi değilimdir. Yaz aylarını da daha çok severim.
Yazma konusunda beni en fazla motive eden şey ise bitmiş bir ürün görmek. Daha sıradan bulduğum öykülerim de var ama nihayetinde onlar da tamamlanmış bir ürün ve insana dair bir şeyler söylüyor. Benim de söyleyecek bir sözümün olması beni motive ediyor.
Bir de sıradan hayatın ve gündeliğin çok fazla göz ardı edildiğini düşünüyorum. Sesi duyulmayan pek çok insan ve anlatılmamış pek çok öykü var. Bunların öyküsü, şiiri veya sineması henüz yazılmış, çekilmiş değil. Ben biraz da bunların peşinden gitmeyi seviyorum.
12-Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?
Deneme, şiir ve öykülerim gündelik hayatın içindeki çelişkileri, tuhaflıkları, eksiklikleri ve çoğu zaman üstünkörü geçip fark etmediğimiz ayrıntıları ele alan metinler. Yazarken meselelere alışılmışın dışında, farklı açılardan bakma çabamın ağır bastığını düşünüyorum. Dolayısıyla farklılıklara ilgi duyan, farklı sesler işitmek isteyen ve okuduğunda “Ben bunu hiç bu açıdan düşünmemiştim” demeyi seven okurlar için ilgi çekici metinler sunduğumu düşünüyorum.
13-Kitap ya da kitaplarınızdaki ana fikirler ve vermek istediğiniz mesajlar nelerdir?
Benim temel meselem gündelik hayat. Bir hocanın öğrencisine çay ısmarlaması veya bir hasta ziyaretinde sarf edilen birkaç söz gibi son derece sıradan görünen olaylardan yola çıkarak bunları etik ve politik düzeyde yorumlamaya çalışıyorum. Doğru veya doğal kabul ettiğimiz şeylerin arkasında başka dinamikler bulunabileceğine dikkat çekmek istiyorum.
Şiirlerim de çoğunlukla sıradan insanlarla ilgili. Orada da sıradan olana karşı bir tiksinme veya geri çekilme yaşamaktansa onu kabullenmenin, ardından da “Peki, buradan sonra birlikte ne yapabiliriz?” diye sormanın önemli olduğunu düşünüyorum.
Burada Yusuf Çopur’un Kırık Anahtar isimli deneme kitabını anmak isterim. Yazar, yaşamın kırklı yaşlara gelindiğinde sürekli daha fazlasını istemekten veya eksiklik duygusundan bir tür kabullenişe doğru ilerlediğinden söz ediyor. Anahtar kırık olsa bile onunla yaşamayı öğrenmek gibi… Buna katılıyorum. Fakat benim için kabulleniş son nokta değil. Kabullendikten sonra ne yapabileceğimize de bakmak, bunun üzerine düşünmek gerekiyor.
14-Yazar olmanın ve yazmanın sizin için zor yanları nelerdir, bunlarla nasıl başa çıktınız?
Bence en zor tarafı tanıtım. İş bazen kitabı yazmaktan çok kitabın tanıtımında düğümleniyor. Bir otoritenin yazacağı yazı, bir köşe yazısı veya etkili bir sosyal medya paylaşımı artık çok önemli hâle geldi.
Ben denemelerimin, şiirlerimin ve öykülerimin ortalamanın üzerinde metinler olduğunu düşünüyorum. Ancak Türkiye’de kitap çok fazla talep gören bir nesne değil. Kitabın bir anlamda arzu nesnesine dönüşmesi gerekiyor. Bunun için de insanların kendi biricik deneyimleriyle başkalarının hayatlarına açılan deneyimler arasındaki ilişkinin değişmesi gerektiğini düşünüyorum.
Örneğin bir çağrı merkezinde zor koşullarda çalışan bir işçi, kendisine benzeyen başka bir işçinin deneyimini anlatan bir şarkı dinlediğinde kendi deneyiminin yalnızca kendisine ait olmadığını fark edebilir. Bir bakıma kendi deneyimi evrenselleşir. Edebiyat da benzer biçimde başka hayatlara bakmamızı sağlıyor. Hatta biraz iddialı söyleyecek olursam edebiyat tarihi bir tür röntgencilik tarihi aynı zamanda. Başkalarının evlerine, zihinlerine, ilişkilerine, acılarına ve sevinçlerine bakıyoruz.
İnsanın kendi yaşadıklarının tamamen biricik olduğu düşüncesinden biraz uzaklaşıp başka hayatlara merak duyması gerekiyor. Kitabı arzu nesnesine dönüştürebilecek şey de bence bu merak. Yazar açısından asıl zorluk ise sonuçta okunmama ihtimali. Her halükarda yazının okura buluşması hala yazarın en büyük zorluğu.
15-Yazar tıkanıklığı yaşadığınızda bu durumun üstesinden nasıl geliyorsunuz?
Ben genellikle yazmaya devam etmeyi denerim. Çıkmıyorsa, yazmak fazla zorluyorsa o metni bir süreliğine bırakıp başka bir projeye geçerim.
İş hayatım da oldukça yoğun. Hafta sonu bile işle ilgili e-postaları yanıtladığım veya dosya incelediğim olur. İşten sıkılınca tekrar yazıya dönerim ve yeniden denerim. Akıyorsa devam ederim. Baktım yine gitmiyor, sosyal medyada gezinir veya WhatsApp’tan arkadaşlarımla sohbet ederim. Ama bütün bunlar olurken zihnimin bir tarafında kurgu çalışmaya devam eder; metni nasıl geliştirebileceğimi veya derinleştirebileceğimi düşünürüm.
Yöntemimi tek cümleyle anlatmam gerekirse, “İşleyen demir paslanmaz” diyebilirim.
16-Kitaplarınızı kitlelere ulaştırmak, kendinizi tanıtmak ve düşüncelerinizi insanlara anlatmak için ne gibi organizasyonlar yapıyorsunuz?
Bir düşünce atölyesinde kitap tanıtımı yapmak için kurucu üyelerden biriyle görüştüm ancak o etkinliğe yeterince hazırlanamadım. Birkaç ay içerisinde gerçekleştirmeyi düşünüyorum.
Bunun dışında kendimi tanıtmak için çok yoğun bir faaliyet yürüttüğüm söylenemez. Ancak iyi eleştirmen olduğunu düşündüğüm, deneme veya şiir kitabıma ilgi duyabileceğini tahmin ettiğim bazı yazar ve akademisyenlere kitaplarımı imzalı olarak ulaştırdım. Bu kişilerle daha önce ya işle ilgili e-posta üzerinden ya da başka vesilelerle bir miktar yazışmıştım. Özellikle insani yönlerinin kuvvetli olduğunu düşündüğüm kişilere kitaplarımı hem bir teşekkür olarak hem de eleştirilerini dinlemek amacıyla gönderdim.
Bunun dışında sosyal medya hesaplarımdan tanıtım yapıyorum. Tanıdığım ve takipçi sayısı yüksek olan bazı kişilerden de kitaplarımı paylaşmaları konusunda ricada bulunuyorum.
17-Kitap fuarlarındaki okur-yazar buluşmalarının sizin için önemi nedir, bu etkinliklerin size ve okuyucuya ne gibi katkılar sağladığını düşünüyorsunuz?
Okurla yazarı bir araya getiren her etkinliği değerli buluyorum. Aslında bunu daha geniş düşünmek mümkün: Sinema yönetmeniyle izleyicinin, sanatçıyla takipçisinin bir araya gelmesi de benzer biçimde önemli.
Yazar, konumu gereği belli ölçüde otorite ve iktidar sahibi bir figüre dönüşebiliyor. Oysa sonuçta hepimiz sıradan hayatın içinde yaşayan insanlarız. Okur-yazar buluşmalarını, bu mesafeyi azaltan ve otorite sahibine duyulan merakın daha dostane bir ortamda giderilmesini sağlayan etkinlikler olarak görüyorum. Aynı zamanda okurun heyecanını canlı tutuyorlar.
Türkiye’de gerçekten az kitap satılıyor. Oysa bana göre bazı kitapların okunmasa bile rafta bulunması değerlidir. Çünkü insan bir gün o kitabı eline alır, açar, birkaç sayfa okur; ilgisini çekerse devam eder. Türkiye’de buna ihtiyacımız olduğunu ve her evde bir kitaplık bulunması gerektiğini düşünüyorum. Ne yazık ki bazen bir kahve parasını bile kitaptan esirgeyebiliyoruz.
18-Şu an üzerinde çalıştığınız yeni projeleriniz ve keşfetmek istediğiniz yeni projeleriniz var mı?
Öncelikle doktora tezimi bitirmek istiyorum. Bunun yanında hâlihazırda dokuz öyküden oluşan dosyamı yayımlatmak için yayınevi arayışındayım. Durağını Kaçırma Fobisi başlıklı bu dosyadaki öykülere oldukça güveniyorum.
Bir yandan Substack üzerinden denemeler yazmaya devam ediyorum. Beyaz Leke adında bir edebiyat, kültür ve eleştiri sitesi kurma planım da var; hazırlıkları sürüyor.
Deneme kitabımın düşünsel çerçevesini oluşturan gündelik hayat sosyolojisi alanında daha fazla okuma ve yazma niyetindeyim. Bunu özellikle akademide “post-doc” olarak adlandırılan doktora sonrası araştırma süreciyle ilişkilendirmek istiyorum. Bu kez deneme formundan ziyade akademik bir araştırma çerçevesinde, özellikle gündelik hayatın etiği meselesine eğilmek istiyorum.
Bir yandan da son şiir kitabımdan sonra yaklaşık 15 yeni şiir yazdım. Bunlar yeterince biriktiğinde yeni bir yayımlanma sürecine girmek istiyorum.
19-Okuyuculardan aldığınız, sizi en çok duygulandıran ya da şaşırtan geri dönüşler nelerdir?
Kitaplarım henüz birkaç ay önce yayımlandığı için çok fazla geri dönüş aldığımı söyleyemem. Ancak tanıdığım bir edebiyat eleştirmeni ile bir sosyal psikoloğun yorumları oldu. Genel olarak beğendiklerini söylediler; elbette bazı eleştirileri de vardı.
Bir eleştiri yazısı veya ayrıntılı bir okur yorumu okumayı özellikle isterdim. Bunun alanın otoritelerinden gelmesi kadar sıradan bir okurdan gelmesi de benim için değerli.
Bir şiirim hakkında bir okur, girişinin “küçürek öykü gibi” olduğunu söylemişti. O yorum mesela çok hoşuma gitmişti.
20-Edebiyat yolculuğunun başında olan yazar adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Her şeyden önce yazmaktan vazgeçmesinler. Kimsenin ne dediği o kadar da önemli değil. Yılmaz Erdoğan henüz ünlü olmamışken Müjdat Gezen Sanat Merkezi sınavlarına alınmadığını biliyoruz mesela, ancak “Bir Demet Tiyatro” ile yıllarca Türkiye’yi ekranlara kilitlemiş birisi.. Bugün okuduğumuz pek çok yazar veya akademisyen geçmişte onlarca kez reddedilmiş insanlar. C. Bukowski yıllarca posta memuru olarak çalışırken yazı ve şiirlerini sürekli dergilere gönderse de istediği karşılığı çok sonra alır. Ancak vazgeçmez. Dolayısıyla bence en önemlisi vazgeçmemek.
Çoğu yazar okumanın öneminden söz eder. Okumak elbette çok önemli ama kitaptan kitaba atlayarak, her şeyi tüketme saldırganlığıyla okumaktan bahsetmiyorum. Ağır ağır, etüt ederek, anlamaya çalışarak; yazıyla ve yazarla empati kurarak okumaktan söz ediyorum. Geniş okumak ama acele etmeden okumak gerekiyor.
Çağımız bir hız çağı. Sürekli yeni kitaplar ve çeviriler yayımlanıyor. Ama yazının yolculuğunun vardığı duraklar aslında o kadar da farklı değil. Meşhur Amerikalı öykücü Raymond Carver’ın sürpriz sonlu hikâyelerin miadını doldurduğundan söz ettiğini okumuştum. Ben buna pek katılmıyorum. Özellikle öykünün, hatta bir sinema filminin çoğu zaman bir sürprize veya etki bırakacak bir sona doğru hazırlandığını düşünüyorum. Bir şarkı bile dinlediğinizde sonunda çoğu kez nakarata, yani akılda kalacak dizelere dönersiniz. Şiir de çoğu zaman son dizesiyle çarpar insanı. Benim şiirlerimde de en kolay yazdığım bölümler genellikle başlık ve son dizeler olmuştur.
Bu nedenle yazar adaylarına okurun merakını canlı tutacak şekilde yazmalarını öneririm. Metnin sonunda bizi ya şaşırtsınlar, ya hüzünlendirsinler ya da başka bir duyguyla baş başa bıraksınlar. Yeter ki bizde bir duygu oluştursunlar.
Çünkü sıradan hayatın monotonluğu içerisinde duygulanmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Duygulanan, başka bir insanın veya canlının dünyasına adım atan kişi artık bütünüyle eski insan değildir. Hayata karşı biraz daha şerbetlenir, biraz daha duyarlı hâle gelir. Bunun da toplumdaki yardımseverlik ve empati duygusunu güçlendirdiğini düşünüyorum.
Edebiyat, bu anlamda toplumun/bireyin acılarının ve duygularının bir bakıma hem aynası hem de ilacı aslında. Dolayısıyla acıyı/duyguları her gün gözlemleyen, çevresinde veya kendinde deneyimleyen yazarın derman olma, olamasa da gerçeğe ayna tutma borcunu yüreğinde her an hissetmesi gerektiğini düşünüyorum.


4 Comments