Köşe Blog Yazıları

TUĞBA EKİCİ:Bazı insanlar yaralarını saklar, ben ise onları kelimelere emanet ederim.”

Bazı insanlar yaralarını saklar, ben ise onları kelimelere emanet ederim.”Çevremizde onca insan varken bile kendimi yalnız hissettiğim anlar olurdu. İşte o anlardanbirinde, kafama takılan soruları ve insanlarla ilgili hislerimi yazmaya başladım. Aslında bir nevigeçmişten geleceğe, kendime mektuplar gönderiyordum.Birkaç gün sonra bu mektupları okuduğumda, sorularıma daha geniş bir perspektiftenbakabildiğimi fark ettim. Sorunlarıma çözüm bulmaya daha yakındım artık. Çözemesem bilekendimle dertleşmek, yazmak bana iyi hissettiriyordu. Kendime kendim destek olmayaçalışıyordum; çünkü beni, benim gibi kimse anlayamıyordu.İnsanı kendisinden daha iyi kimse tanıyamazdı. Yazdıkça kendimi daha yakından tanımayabaşladım. Kendime dışarıdan bakan bir göz oluyor, yeri geldiğinde kendime akıl bileverebiliyordum. Hatta kendime verdiğim en iyi öğütlerden…

Remziye Gönenç Koşar:Yaşam Amacını Bulma Baskısı

Yaşam Amacını Bulma Baskısı Bir süredir insanlara aynı şey söyleniyor: Yaşam amacını bul. Ne istediğini keşfet. Hayatının anlamını bul. Kendini geliştir. Eksiklerini tamamla. Bir hedef belirle. Bunların hiçbirinde ilk bakışta yanlış bir şey yok. İnsan kendini tanımak, öğrenmek, gelişmek ve hayatının nereye gittiğini anlamak ister. Ben de aradım. Ama bugün geriye dönüp baktığımda önemli bir ayrım görüyorum: Ben yaşam amacımı aramaya, yaşam amacı diye bir şey olduğunu öğrendiğim için başlamadım. Duymadan önce de zaten öyleydim. Bir şeyleri anlamaya çalışıyor, soruların peşinden gidiyor, bazen ne aradığımı bilmeden arıyordum. Belki gerçek arayış biraz böyledir. İnsan neyi bulacağını bilmeden yola çıkar. İçinde bir…

MERVE MİNA SEYHAN:BUGÜN DE TOKUZ ANNE

BUGÜN DE TOKUZ ANNE Yazar: Merve Mina Seyhan Akşam olduğunda anneleri sofraya üç tabak koydu. Tencerede ise yalnızca sıcak suya karıştırılmış biraz salça, iki kaşık bulgur ve tuz vardı. “Ben tokum,” dedi anne. “Siz yiyin.” On yaşındaki Emir, küçük kardeşi Elif’e baktı. Elif de ona. İkisi de annelerinin bu cümlesini tanıyordu. “Ben tokum” demek, o evde çoğu zaman “Size yetmesi için ben yemeyeceğim” demekti. Emir kaşığını eline almadı. “Biz de tokuz anne.” Kadın şaşırdı. “Nasıl tok olursunuz?” “Okulda yemek verdiler.” Elif hemen başını salladı. “Pilav vardı. Bir de köfte.” Annenin yüzü aydınlandı. “İyi bari.” Tencerenin dibindeki yemeği küçük bir kaba…

Cemal Karsavran:Diz Çökmüş Sevilere

Diz Çökmüş Sevilere Hep ezber bozuyor susuşlar,Okunmuş kitabın sayfaları arasındanUnutulmuş bir gül yaprağı ayraçHala diri ve hala canlıTakdiri ilahi mi buYarım kalmış bir cümleydin.Kekeleyerek okumaya çalıştığımŞeker tozu serpiştirdiğinden,Ayıramıyorum heceleri kelimelerdenSevgiyi hecelerdenDamıtılmış bahar esintisi vuruyor.Yüzüme gözlerime dudağımaBir ömür vaad ediyor cenneti alaKevser suyundan içiyorum.Kıblem elzem oluyor.Tırmandığım bu yüce dağın ardı.Arafta bin bir çeşit gül bahçesi,Bir çocuğun elinden sunuyor buketiEn taze duygular saçılıyor.Diz çökmüş sevilere.. Cemal Karsavran

GİZEM GÖKMEN:Tanıklık Mesafesi

Tanıklık Mesafesi Bakışın sınırına takılan şey, çoğu zaman yalnızca geçmişin belirsiz ve tekinsiz bir gölgesidir. Bir yüzü teşhis etmeye çalışmak, ruhun derin hafızasının değil, yalnızca zihinsel dikkatin yüzeysel bir çabasıdır. İnsan, kendi iç dünyasında yer açmadığı, özümsemediği bir sureti hiçbir zaman tam olarak kavrayamaz; bu yüzden kararsızlıkla duraksar, mesafeleri daraltmaya çalışır, zihnin koridorlarına sızan zamanın tozunu dağıtmaktır derdi. Zanneder ki bakış açıları netleşince, flu görüntüler keskinleşince hatıra da kendiliğinden beliriverecek. Oysa tanımak; bir ismi zihinde doğrulamak, zihinsel bir arşivi taramak ya da geçmiş bir takvimi temize çekmek değildir. Gerçek tanışıklık, tanımların, kavramların ve biçimlerin sustuğu o en dar, en sessiz…

ZEYNEP YILDIRIM:KİTAPLARLA BİRLİKTE HAYATA KARIŞMAK

KİTAPLARLA BİRLİKTE HAYATA KARIŞMAK Çocukluğumdan beri kitapların arasında dolaşıyorum. Kitap okumaya nasıl başladığımı tek bir güne, tek bir kitaba bağlayamıyorum. Çünkü kitaplar hayatıma yavaş yavaş yerleşti. Önce okul kitaplıkları, sonra evde biriken kitaplar, ardından kendi kitaplıklarım… Okudukça merakım arttı, merak ettikçe kitapların peşine düştüm. Okul yıllarında kütüphanelere özellikle giderdim. Rafların arasında dolaşmayı, kitapların sırtlarını tek tek okumayı, hiç tanımadığım yazarlarla karşılaşmayı severdim. Bir kitabı elime alır, arka kapağını okur, birkaç sayfasını karıştırır, sonra başka bir kitaba geçerdim. Kütüphanede saatler geçirebilirdim. Bazen okumaktan çok orada bulunmak bile yeterdi bana. Çünkü kütüphaneler benim için yalnızca kitapların bulunduğu yerler değildi; her raf başka…

   Məryəm BAĞIROVA : Yeter ki 

Zorlu yollar aşılır zaman ile,Çileler tükenir bir derman ile,Gönül birleşsin yeter sevgi ile,Sen ümidini  kaybetme yeter ki. Gece karanlık olsa da kararma,Çaresiz kalıp da boş yere yanma,Bitmez bu imtihan, sakın sen sanma,Doğru yoldan asla sapma yeter ki. Yükün ağır gelse bükülse belin,Tutunsun bir dala o yorgun elin,Tatlı kelam etsin her zaman dilin,Kalpleri kırmadan yaşa yeter ki. Yağmurun ardından güneş açacak,Dertler kuşlar gibi çekip uçacak,Talih sana da bir kucak açacak,Sabırla yarını bekle yeter ki. Hayat bir aynadır ne görür verir,Sevgiyle bakarsan buzlar da erir,İnsan bu dünyada murada erir,Güler yüzle bak  hayata yeter ki.                               Məryəm BAĞIROVA

GÜLNAZ OKUYAN:Sesten Söze

Sesten Söze Önce ses vardı. Dünyaya gelmeden evvel, önce sesimiz duyulurdu. Ağlama sesiyle başlardı bütün hikayeler. Sahi insan dünyaya gelirken neden ağlardı?  Hikayemiz neden gözyaşı ile başlardı ki? Sonunda gülebilmek için miydi yoksa? Kim bilir belki de. Ses söze dönüşmeden, söz de satıra dökülmeden tek başına anlamlı olmazdı. Ve insan sesin söze, sözün de satıra dökülmesi için bulunmaz bir hazineydi. Bu alemde her canlı kendi lisanınca konuşur anlaşırdı. Bitkiler kendi dilinde, hayvanlar kendi arasında bizim bilmediğimiz bir dili konuşurdu. İnsan da kendi arasında bir dildi. Sesini söze dökerek, yeri geldiğinde sözün de ötesinde satırlara sığarak ve sığınarak anlatırdı merakını ve…

(Gülün özü özünden yazar):Sadakat

SadakatÇok şey istememiştim ki ,küçük bir evimiz olacaktı. Cıvıl cıvıl koşturan evlatlarımız, sonra mutluluktan çarpan tertemiz kalplerimiz ; Hiç ama hiç kirlenmeyen sevgimiz ve binlerce sözünü verdiğimiz hayallerimiz vardı bizim. Biz eksilmeden kırıp dökmeden sevecektik hep;. Sonra beraber yaşlanacaktık ya hani. Ben senin beyazlamış saçlarına bakarak , Geçmişe dalınca sen de bana gülü verecektin ya hani. Sonra bir espiri ile kahkaha atacaktık ,ikimiz de ölürken bile dua edecektik beraber ölelim diye hani söz vermiştin ,sevgili ellerimi hiç hiç bırakmayacağına dair hani güzel olacak hüzünlenme derdin. Neredesin ey sevgili bu akşam hasretin Çöktü yüreğime hani gün içerisinde Beş duraklarımız vardı. O…

SACİT ÖZDEMİR:Kırık Mevsimlerde Sen

Kırık Mevsimlerde Sen Bazı insanlar hayatımıza bir tesadüf gibi girer. Bir sokak köşesinde, eski bir kitapçının sessiz rafları arasında, yağmurlu bir akşamın telaşında ya da hiç beklemediğimiz bir anda karşılaşırız onlarla. O an bunun yalnızca kısa bir karşılaşma olduğunu düşünürüz. Oysa bazı karşılaşmalar, insanın hayatında yıllar sonra bile anlamını koruyan bir cümleye dönüşür. Çünkü bazı insanlar birbirini tesadüfen bulmaz; yıllar önce yazılmış bir hikâye, onları aynı sayfada yeniden buluşturur. Kırık Mevsimlerde Sen, tam da böyle bir hikâyenin izlerini taşır. Bu hikâyede mevsimler yalnızca zamanın değişimini anlatmaz. İlkbahar umutları, yaz bekleyişleri, sonbahar ayrılıkları ve kış sessizlikleriyle insan ruhunun değişen hâllerine dönüşür.…