Köşe Blog Yazıları

SEZGİN IŞIK:AŞK

Aşkın okuluna yazıldım,Devamsızlıktan sınıfta kaldım.Akıl verdiler, ağır geldi,Kalbim karıştı, bir şey anlamadım. Ne âlimler çözmüş bunu,Ne allâme-i cihan.Biz planlar yaparken,Bize gülüyor Yaradan. Allâme-i cihan olsan,Aşkı nereden bileceksin?Bin yıl okuyup yazsan da,Bir bakışa yenileceksin. Âlim olsam ne yazar?Allâme-i cihan olsam ne?Sen bir kere “gel” deyince,Bütün bildiklerim çöpe! Âlim olsam ne yazar?Aşkın hesabını tutan mı var?İnsan kendini tutar sanır,Yüzündeki Nur’u görene kadar. Aşkın kitabı varsa getir,Altını beraber çizelim.İlk maddesi “kaç” diyorsa da,İkinciye “geri dön” yazalım kesin. Kitap kitap aşk okudum,Bir satırını çözemedim.Meğer gönül başka lisanmış,Ben o dili hiç bilmedim. Allâme-i cihan olsan,Aşkı nereden bileceksin?Bin yıl okuyup yazsan da,Bir bakışa yenileceksin. Âlim olsam…

SEVDA ANLI:Güçlü Kadın Olmak Zorunda Mıyız?

Güçlü Kadın Olmak Zorunda Mıyız? Bize küçük yaşlardan beri güçlü olmamız öğretildi. Düştüğümüzde ağlamamamız, ağlasak bile kimseye belli etmememiz söylendi. Kırıldığımızda toparlanmamız, yorulduğumuzda devam etmemiz, korktuğumuzda cesur görünmemiz beklendi. Kadın olmanın bir yerinde, sanki görünmez bir sözleşme imzaladık: Ne olursa olsun ayakta kalacaksın. Eş olacaksın, anne olacaksın, evlat olacaksın, çalışan olacaksın, arkadaş olacaksın… Herkese yetişeceksin. Herkesin derdini dinleyecek, evin eksiklerini tamamlayacak, çocukların ihtiyaçlarını düşünecek, işini aksatmayacak, gülümsemeyi de unutmayacaksın. Ve bütün bunları yaparken yorulduğunu söylemeyeceksin. Çünkü sen “güçlü kadınsın.” Peki ya değilsek? Ya bazen sadece yorulmuşsak? Ya bazı sabahlar yataktan kalkmak istemiyorsak? Ya herkesi düşünmekten kendimizi düşünmeyi unutmuşsak? Ya güçlü…

CEYLAN BAĞCI:TİTREYEN ELLERİMDEKİ SARSILMAZ İRADEM

TİTREYEN ELLERİMDEKİ SARSILMAZİRADEMHerkesin bir hikayesi vardır ama bazı hikayeler kağıda dökülmeden öncebedende pişer. Bugün size sadeceyazdığım kitabım Severek Ayrılanlardan değil; o kitabın her bir cümlesininarkasındaki görünmez savaştan bahsetmek istiyorum.Bir çok yazar için klavye başına geçmek sıradan bir eylemdir. Benim içinse bu, her gün yeniden kazanılması gereken bir cephe. Ellerim titrediğinde, sadece kalemim değil, bazen dünyam da sarsılıyor gibi hissediyorum. Ama o titreme aslında içimdeki heyecanın ve anlatma isteğimin bir dışavurumu. Harfler bazen benden, kaçmaya çalışsa da, ben onları sabırla tutup yerlerine yerleştirdim. Çünkü biliyorum ki; gerçek edebiyat, parmak uçlarıyla değil, sarsılmayan bir kalple yazılır. Bazı geceler, bir harfi doğru yere…

MUHAMMED ÖZCAN:BİR ÇIRPIDA UNUTULANLAR

İnsan en çok da “asla yapmaz” dediklerinin karşısında sınanıyor şu hayatta; Bir zamanlar fırtınalar koparken sığınacak tek liman gördüğümüz, gözümüz kapalı güvendiğimiz, iki elimiz kanda olsa bir çağrısıyla koşup gideceğimiz insanlar geliyor; Tam da o yürüdüğümüz yolların en keskin virajında karşımıza dikiliveriyor. İşin en acı kısmı ne, biliyor musun? Yaptıkların, feda ettiklerin ya da onlar için göze aldığın uykusuz geceler bir çırpıda unutuluyor. Zaman geçip de roller değiştiğinde, sıra onların vefasına geldiğinde bir bakıyorsun ki kendi eksikliklerini, kendi nankörlüklerini örtmek için ilk taşı yine sana atıyorlar. Kendi aynalarına bakmaya yüzleri olmadığı için, kendi gölgelerini senin üzerine düşürmeye çalışıyorlar. Seni, sırf…

GİZEM GÖKMEN:SAKLAMBAÇ

Çocukken oynadığımız saklambaç; masum bir eğlence miydi, yoksa büyüdüğümüzde bizi hayatın acılarından saklayacak bir kaçışın ilk provası mı? En sevdiğimiz oyundu saklambaç. Özgürce koşmak, rüzgârı göğüslemek ve en güvenli kuytulara gizlenmek ruhumuzu rahatlatırdı. Aranmak, merak edilmek ama bir türlü bulunamamak gizemli bir heyecan verirdi bize. Yakalanmadan, tüm gücümüzle koşup o duvara “Sobe!” diye dokunmak… Meğer şimdiki hayatımızın bir özetiymiş de fark edememişiz. O çocuklar büyüdü. Hayallerinde kurdukları dünyayla avuçlarında buldukları gerçekliğin hiçbir alakası olmadığını anladılar. Ve dünyadan kaçmanın hâlâ tek bir yolu vardı: Çocukken öğrendiğimiz o saklambaç. Şimdi o oyunu yeniden oynamaya başladım. Çocukluğumdan antrenmanlıyım; saklanmayı da koşmayı da iyi…

Məryəm BAĞIROVA: İLKBAHAR

              İlkbahar Sessiz bir limanda dalgadır kalbim,Gecenin en derin karanlığında.Işıklı bir sabah bekler gibiyim,Umutlar büyütüp durmam bağrımda. Akreple yelkovan yarışır durur,Ömrümün yılları erir, kaybolur.Mutluluk umudu bekler dururum,Hayatım sessizce bir gölge olur. Çaresiz yorulup düştüğüm anlar,Bir kağıt, bir kalem çağırır beni.Gah çizim fısıldar, gah yazı anlar,Çizerim resimle gizli gölgemi. Ağlama ey gönül, suçlama sakın,Bunca çaba bir gün elbet gül açar.Karanlık uzaktır, aydınlık yakın,En derin geceden bir güneş doğar. Sabırla dokunan ince bir ipek,Zamanla taç olur çileli başa.Yorulan bu yürek,  verilen emek,Yazılacak elbet altın bir taşa. Her gecenin elbet bir gündüzü var,En uzun gece de aydınlık bulur.Tohumlar yeşerir, gelir ilkbahar,Dalgalar kıyıya mutluluk…

RABİA DURMUŞ:Kudüs: İnanç ve Savaş

Kudüs: İnanç ve SavaşKudüs…Adını söylemek bile insanın içinde uzak bir ezgiyi uyandırıyor. Yüzyıllarınsessizliğini taş duvarlarında saklayan, duaların göğe yükseldiği, rüzgârındar sokaklarında eski hikâyeleri fısıldadığı kadim bir şehir. Güneş,akşamın kızıllığını taşlarına bıraktığında sanki zaman biraz yavaşlıyor;geçmişle bugün aynı sokakta yan yana yürüyor. Her köşesinde başka birhatıranın, her taşında başka bir duanın izi var.Üç büyük semavi dininbuluştuğu bu şehir, yalnızca bir coğrafya parçası değil; insanlığın inançhafızasında derin bir yere sahip. Müslümanlar için Mescid—i Aksa’nınbulunduğu kutsal bir belde olan Kudüs, Hristiyanlar ve Yahudiler için dederin dinî ve tarihî anlamlar taşıyor. Ezanın, çanların ve duaların aynıgökyüzüne yükseldiği bu şehir, farklı inançların yüzyıllardır kesiştiği nadiryerlerden…

GİZEM GÖKMEN:Gölgeyle Dans: Bir Uyanış Senfonisi

Gölgeyle Dans: Bir Uyanış Senfonisi Bir gün, Yokluğun Dansına davet edildim. O an, müziğin kaynağını fark ettim: kırık kalplerin üzgün ve soğuk titreşimleriydi notaları oluşturan. Bu bir melodi değil, bir iç döküş sesiydi. Sis, bir atmosfer değil, bir bulmacaydı. Perdenin ardında ne olduğunu görmemi engelliyor, beni sadece hissedişe zorluyordu. O sise uzanan bir el, bir gölge… Bir kurtarıcı mı, yoksa bir cellat mı? Bilinmezdi. Yüzleşmek için kendimi zorladığımda, karşımda duran şeyin bir kişi değil, kendi birikimim olduğunu gördüm. Yüzleşmekten kaçtığım pişmanlıklar, bir çığlık gibi özlediğim tatlı hatıralarla yan yana duruyordu. Korku ve arzu, aynı anda titreyen iki ip gibiydi. Ve…

AYLİN ALTIN:Başın Sağ Olsun…

Ne Kadar Kolay Söyleniyor, Değil mi Evlat? Başın Sağ Olsun… Ne Kadar Kolay Söyleniyor, Değil mi Evlat?“Başın sağ olsun…”Ne kadar kolay söylüyoruz bu iki kelimeyi.Oysa bazı acıların karşısında insanın söyleyecek sözü kalmıyor.Bazı acılar var ki, “başın sağ olsun” demek bile insanın diline ağır geliyor.Senin evladın olmayınca kolay tabii…Hasan amca, Ahmet amca, Mehmet amca, Ali amca… Adının ne olduğunun artık bir önemi yok.Sen artık şehit babasısın.Al bayrağa sarılı bir tabut geldi kapına.Bir zamanlar dizinin dibinde oturan, “Babam nerede?” diye seni arayan evladın, şimdi bayrağa sarılı dönüyor sana.Ne kadar kolay değil mi bunu söylemek?“Başın sağ olsun…”Ama o baş nasıl sağ olsun?Bir anne…

Məryəm BAĞIROVA:MUCİZE

                                        Mucize Bu dünyada ceplerde metal ve kâğıt paralar taşınmazdı. Burada en büyük zenginlik insanın hafızasıydı. Kafede içtiğin sıcak çikolata için kasiyere çocuklukta yağan ilk karın sevincini vermek zorundaydın. Rahat bir yatakta uyumak için annenin sana gülümsediği o beş saniyelik anıyı “Hatıra Bankası”na yüklemeliydin.En zenginler, hiç çalışmayan ama mutlu bir çocukluğu olanlardı. En yoksullar ise şehrin köşelerinde ruh gibi dolaşan, gözlerinde hiçbir parıltı kalmayan, kendi isimlerini bile unutan hafızasızlardı. İnsanlığın en korkunç anı metal paraların yok olması değildi; en dehşetlisi, insanın kendi hatıralarını parça parça satmaya başladığı gündü. Şehrin merkezinde göğe yükselen siyah camlı dev bina – Hatıra Bankası duruyordu.…