Köşe Blog Yazıları

SAMİ BAŞAR:NASREDDİN HOCA AKŞEHİR YOLLARINDA

(Mizah Öyküsü)                                           Hoca altmış yaşlarındaydı ama görünüşüne göre sağlıklı ve dinçti. “Sultan” dediği Sultan ise Hoca’ya göre yaşlı, çile çekmiş ve çökmüştü. Bağ, bahçe, ev işi kolay değildi. —Sultannn! diye haykırdı Hoca. Hoca’nın bu seslenişini Sultan duymuştu ya duyumsamazlıktan geldi. Hoca’nın ikinci kez seslenişi daha yüksek perdeden: —Sultannn! Karakaçan’ı tımarlayan Sultan: —Karakaçan’ı hazırlıyorum, Karakaçan’ı, diye seslendi. Hoca ahırın kapısına kadar yavaş adımlarla giderek: —Karakaçan hazır mı? —Hazır, hazır. Semeri kaldı. Karakaçan’ı semerlediler, ahırdan çıkarttılar. Hoca: —Sultan, bana yardım et, dedi. Sultan, Hoca’ya yardım ederek onu Karakaçan’a bindirdi. —Hayırlı yolculuk, yolun açık olsun. —Sağol. Hoca eşeğin sırtında, besmelesiyle Akşehir yollarına…

ÖZNUR KÖSELİÖREN:KIRIK AYNA

KIRIK AYNA Hoş geldin 40 yaşım… Kırık dökük bir aynanın karşısına geçtim. Yüzümdeki çizgilere bakıyorum. Kırıkların oluşturduğu bir yanılsama mı bu, yoksa çizgilerim gitgide derinleşiyor mu, anlamakta zorlanıyorum. Baktıkça buğulanıyor sanki ayna, baktıkça derinleşiyor yaralarım. Kanamıyor diye yaran yok sanıyorlar. “Yoruldum.” demedikçe yorgunluğunu anlamıyor kimse… Aynayla kavga ediyorum. Benim derdim hep kendimle zaten. Kimsenin canı yanmasın diye kendi canımı yakıyorum çoğu zaman. Tek bir soruyla karşılıyorum yeni yaşımı: “Artık kendin için bir şeyler yapmanın zamanı gelmedi mi?” Bu soru canımı daha çok yakıyor. Yaşadığımdan daha çok mu yaşayacağım sanki, bilmiyorum. Gelecek, bütün belirsizliğiyle karşımda duruyor; göz kırpıyor alay edercesine. “Tamam.”…

ÖZNUR KÖSELİÖREN:Uçan Balon

Uçan Balon  Yaz aylarının son sıcak demleri. Bir ikindi üstü serinliğinde Eminönü Yeni Camii’nin gölgesine sığındım dinleniyorum.  Telaşlı yüzler, yabancı turistler, esnafın kalabalığa karışan sesleri ve kahve kokusu…  Hayatın yükü yeterince omuzlarında değilmiş gibi 70 yaş üstü hamallar, ekmek derdine düşmüş simitçi, mısırcı ve lokumcular… Annesinin, eline çubuk kraker vererek susturmaya çalıştığı küçük çocuklar… El ele tutuşmuş yeni yetme sevgililerin pembe utangaç çukur çukur yanakları… Tek gayesi elindeki kırmızı gülleri satacak mutlu bir çift bulmak olan çingene kadınları … Camii’nin avlusunda koşturan çocuklar ve güvercinlerin pıt pıt ayak hareketleri.. Göğe yükselen ezan sesleri … Haliç’ten Galata’ya doğru süzülen Sultan kayıkları……

GÜLNAZ OKUYAN:UTANCIN RENGİ

Utancın Rengi Önce utanç vardı. İnsan dünyaya utancıyla gelir, inancıyla yaşardı. Modern dünya önce vicdanı sonra utancı aldı elimizden. Utanç en güzel kıyafetimizdi,  ta ki şeytan Âdem’den çalmadan önce. O utanç ki, Yusuf’un güzelliğine güzellik katan, o utanç ki kız çocuğunu diri diri toprağa gömen. O utanç ki, gözlere perdeler indiren. O utanç ki, insanı insan eden. Utancın bir rengi olsaydı ne olurdu sizce? Masumiyet kadar beyaz mı olurdu, yoksa içinde tüm renkleri yutan siyah mı? Ya da aşk gibi kıpkırmızı olurdu?  Öyle ya aşk bir utanma hâlidir. Öyleyse utancın rengi olsa olsa kırmızı olur. Hani hata yapınca yüzümüz kızarır…

Remziye Gönenç Koşar:Halide Edip Adıvar Zamanında Yazar Olmak ile Dijital Çağda Yazar Olmak

Halide Edip Adıvar Zamanında Yazar Olmak ile Dijital Çağda Yazar Olmak Değişimin günler, hatta saniyeler içinde yaşandığı dijital çağda insan kendinin nasıl farkına varacak? Bir zamanlar yazar olmak, yalnızca yazmayı bilmek değildi. Yazının okuyucuya ulaşabilmesi için aşılması gereken yollar, beklenmesi gereken zamanlar vardı. Söylenen söz bugünkü kadar hızlı dolaşıma girmiyordu. Halide Edip Adıvar’ın yaşadığı çağ böyle bir çağdı. Onu bugün hâlâ önemli kılan yalnızca yazdıkları değil, kendi çağının insanına bakma biçimiydi. Toplum değişirken kadına, eğitime, savaşa, kimliğe ve bireye baktı. Yaşananları yalnızca anlatmakla kalmadı; dönüşümlerin insan hayatında neye dönüştüğünü görmeye çalıştı. Belki de yazar olmanın temelinde bu vardır: Çağını görmek.…

GİZEM GÖKMEN:Mucizelerimden Vuruldum

Mucizelerimden Vuruldum Rüyada kendimi gördüm, mucizelerimden vurulmuştum. Kulaklarımı tırmalayan ama benden başka kimsenin duymadığı bir ses düştü yüreğime. Ellerimi uzattığımda, ruhumdan süzülen kanlar parmaklarıma bulaşmaya başladı. Ancak bu kanlar akarken ortadan kayboluyor, ardında tek bir leke bile bırakmıyordu. Yaram derin ama acısızdı; sadece aklımın odalarında ufak bir sızlama hissediyordum. Gözyaşlarım akmak istese de akamıyordu, bedenim kilitlenmiş gibiydi. Gözlerimi açmak istiyor, ama açamıyor, yattığım yerden kalkamıyordum. “Öldüm” desem nefes alışlarımı duyuyordum, “yaşıyorum” desem belirgin bir şekilde yaralıydım ve yine de ilerlemeye çalışıyordum… Hayalini kurduğum bütün dilekler, o kanların arasından bana bakıyordu. Elimizi uzatıp onları kurtarmak istesem de bir türlü ulaşamıyordum. Hayatımda…

SEVDA ANLI:Masaların Arasında Kalanlar

Masaların Arasında Kalanlar Aynı odada çalışmak, birbirini tanımak anlamına gelmez. Bazen iki insan aynı masaların arasında saatlerce oturur, aynı bilgisayarlara bakar, aynı telefonların sesini duyar, aynı çayın kokusunu paylaşır ama birbirlerinin dünyasına hiç dokunmazlar. Hatta bazen aynı odada başlayan bir iş ilişkisi, zamanla sessiz bir mücadeleye dönüşür. Kimse yüksek sesle kavga etmez. Kimse birbirine açıkça düşman olduğunu söylemez ama bazı bakışlar değişir. Bazı cümlelerin tonu farklılaşır. Bazı başarılar alkışlanmaz. Bazı hatalar ise olduğundan daha büyük anlatılır ve masaların arasında görünmeyen bir mesafe oluşur. İki kadın düşünün. Aynı odada birlikte çalışıyorlar. İlk zamanlar her şey normal. Birbirlerine yardımcı oluyorlar. Çaylarını birlikte…

AYŞE BEDEVİ:Bir Hastane Koridorunda

Bir Hastane KoridorundaBir hastane koridorunda anlıyor insan, hayatın ne kadar kısa olduğunu. Bir hastane koridorunda fark ediyor insan, hayatın aslında tartışmaya değmeyecek olduğunu. Ne kavga ne ses. Hiçbir şeye değmezmiş. Bir hastane koridorunda hissediyor insan, aslında hayatın ne kadar da boş olduğunu. Kafasına vura vura öğreniyor insan, hayatın ne kadar ucuz olduğunu. Anlamak, hissetmek, fark etmek için illa yaşamak mı gerekir? Başka birinin teceubesinden anlayamaz mı insan? Başka birinin gözlerine bakarak o acıyı fark edemez mi insan? Başka bir çocuğun yüreğinde bir hayat bulamaz mı insan? İnsan… Ah insan… En kutsal varlık güya! Tüm yaratılmışların en berbatı olmaya yemin etmiş…

SAMİ BAŞAR:AKŞEHİR SARAY SİNEMASI’NDA

AKŞEHİR SARAY SİNEMASI’NDA (Öykü)                                                                                                    Belki de dönemin en iyi sinemalarındandı. Afişleri sinemanın kapısına, tahtadan büyük panolarla asılırdı. On ayağa yakın merdiveninden hayal kapısına doğru büyük bir istekle girilirdi. Salonu daima dolu olurdu; balkon kısmı da salondaki izleyici sayısını pek aratmazdı. Sinemanın ön koltuklarının birinde değişmeyen bir izleyicisi olurdu ki ne zaman sinemaya gitmiş olsam daima sinemanın salon kısmının ön koltuklarından birinde onu oturur görürdüm. Uzunca boylu, zayıf mı zayıf, elli yaşlarında bir kişiydi. Belki de gözleri iyi görmüyordu fakat tam bir sinema müdavimiydi denebilir. Unutmadan söyleyeyim; bazen de sinemada ayak işlerine bakardı, sanırım evsiz, yersiz, yurtsuz takımındandı. Ne…

GİZEM GÖKMEN:SIFIRDAN BAŞLAMAK

Sıfırdan Başlamak Toprağa hiç tohum ekmemiş olanlar için ne kadar romantik bir vaattir sıfırdan başlamak… Boş bir sayfa, temiz bir tuval, henüz yazılmamış bir kader… Oysa hayatında en az bir kere her şeyini yakıp küllerinden doğmaya cüret etmiş olanlar bilir; sıfır bir başlangıç noktası değil, varılması en çetin, en sancılı zirvedir. Bir yokluk değil; aksine, geçmişin tüm ağırlığıyla dolu o keskin anın adıdır. Sıfırdan başlamayı, eski bir tablonun üzerine beyaz bir kat boya çekmeye benzetiriz çoğu zaman. Alttaki renklerin hayaletleri, eski fırça darbelerinin pürüzleri yeni resme sızmasın diye çabalarız. Oysa ne yaparsak yapalım, o eski resmin dokusu orada kalır. Geçmişin…