Köşe Blog Yazıları

Dilaver Korkmaz…ERİK AĞACI…ÖYKÜ

ERİK AĞACI   Bacaklarına vuran  güneşin tatlı sıcaklığı ile gözlerini araladı. Mart ayının nadir güneşli günlerinden biriydi. Öğle arası kaymakamlık bahçesinde biraz düşünmek için oturduğu bankta uyuyakalmış olmalıydı. Öğleden önce emeklilik dilekçesini imzalamış ve sekreterliğe bırakmıştı. Dile kolay tam otuz yedi yıl olmuştu burada memuriyete başlayalı. Aslında altmış beş yaşına kadar   beş yıl daha çalışabilirdi, evde üniversite okuyan bir oğlu vardı ama birkaç ay önce kızı boşanıp torunla beraber çıkıp gelmiş bu da yetmezmiş gibi büyük oğlu de geçen ay işten ayrılmış biriktirdiği bir miktar para ile çok istediği o lokantayı açabilmenin  çaresini arıyordu. Bir baba olarak bu zamana kadar…

KUTSAL BALIK DOYURAN BALIK…      Şükran TAŞDELEN.ÖYKÜ

KUTSAL BALIK DOYURAN BALIK   Urfalı taş ustasıydı. Bir zamanlar elinin emeğiyle, alın teriyle yaşar, taşın ruhunu oyar, duvarlara nakış işlerdi. Ne var ki, bir gün talihsizlik kapısını çaldı. İş başında üzerine düşen bir taş, kolunu kırdı, sanatını da elinden aldı. O günden sonra artık çalışamaz oldu. Önce yılların birikimiyle geçindiler. Ardından akrabaların verdiği üç beş kuruşla… Ama hayatın pahalılaşması, evin ihtiyaçlarının çokluğu, işsizliğin sessizliği derken evde ekmek kokusu azaldı, açlığın sesi çoğaldı. En büyük oğlu bir çay bahçesinde gündeliğe girdi ama kazandığı, koca bir haneyi doyurmaya yetmezdi. Sofrada tabaklar boş, mideler yanık kalıyordu. Onurluydu taş ustası. Çocuklarını da öyle…

Berfin Çiçek: SESSİZ ÇIĞLIKLAR.ÖYKÜ

Hazan mevsiminin büyüsü her yöreye dağılmıştı. Rüzgârın tatlı dokunuşuyla etrafa süzülen yapraklar, görenleri hayrete düşürüyor; arada çiseleyen yağmur, kurumuş toprakla buluşup ciğerleri ferahlatan bir koku yayıyordu. Bu mevsimde sergüzeşt meraklısı iki yakın arkadaş Aden ve Maya, uzun bir yolculuk için son hazırlıklarını tamamlayıp yola koyulmuşlardı. Gidecekleri yer hakkında hiç araştırma yapmamış ülkenin ismini bilmekle yetinmişlerdi. Böylesi onlara daha cazip ve heyecanlı geliyordu. Tabii, bu sefer başlarına gelecek olaylardan habersizdiler. Aden, ince yapılı uzun boylu konuşmayı az seven biriydi. Mayaysa kumral saçlı, badem gözlü, çevresine neşe saçan, deli dolu bir kızdı. İki arkadaşın günler süren yolculuğu, şehrin ışık huzmelerini görünce son…

Öykü…KAT KAT…Eylem BAHÇACI

KAT KAT   Gölgelerimle doluydum. Kendimi kendimde biriktirerek yaş aldım. Hiç büyümedim. İçimde taşıdığım sonsuzlukta geçmiş zaman kıskaçlarına sıkışıp kaldım. Bedenim mi ruhum mu daha ağır bilemedim. Her gün yeniden giydim üstüme eski zaman hırkalarını. Giydikçe üşüdüm. Üşüdükçe giydim.   Güneş, hiçbir karanlığa yer bırakmayan sıcaklığını cömertçe yeryüzüyle paylaşıyordu. Yelda mahallenin küçük parkına girdi. Üstünde kat kat kıyafetleri, kendini taşıyamıyormuşçasına ağır adımlarla yürüdü. Hiçbir ağacın gölge etmediği kırık bir banka oturdu. Alnında biriken boncuk boncuk terler yüzüne doğru süzüldü. Yelda hırkasının düğmelerini ilikledi, omuzlarını yuvarladı, kollarıyla bedenini sardı. Bacaklarını karnına çekip kendine kıvrıldı. Tir tir titreyerek etrafı izlemeye başladı. O…

ÖYKÜ..BABACIK…Gülçin Granit

BABACIK “Olur ya bir gün hafızamı kaybedersem beni, bana nasıl anlatırsın?” Büyük bir ciddiyetiyle sorduğunda ben ilk cümlemi içimden söylemiştim bile. Yandık! Ailede Alzheimer genetik. Bugün sana, yarın bana babacık. Eğildim, kulağına yaklaşıp fısıldadım: “Baba… Sen bir sır gibisin. Saklanıp duruyorsun içimde.” Çözmem gereken bir formül gibi bakıyordu yüzüme. Titrek ellerini tuttum, gözyaşlarını sildim ve gözlerini bakışlarıma hapsettim. Sanki yılların o gizemli ağırlığı vardı üzerinde? Bana bugünkü gibi hiç bakmamıştı. Ben, seni baba hiç bu kadar korunaksız bulmamıştım. Şu lanet hastalık sende saf bir çocuğun çaresizliğini üzerine serpelemiş ve seni yarı çıplak bırakmıştı. Korkma! Ben üstünü örtüyorum baba. Zaman zaman…

Hasan ÇALIŞKAN…MENDİLDE KALAN ANNEMİN KOKUSU.ÖYKÜ

MENDİLDE KALAN ANNEMİN KOKUSU “Bir Annenin Sessiz Hikayesi” Dedemin büyük çocuğu, yani babamın askerlik çağı gelip evlilik vakti yaklaştığında, mahallemizin sokaklarında ağır, hüzünlü bir sonbahar sessizliği dolaşıyordu. Çınar yaprakları usulca yere süzülürken, babamın yüreğinde uzun zamandır eksikliğini hissettiği bir sesin özlemi büyüyordu. O sessizliğe, en çok da bir kadın sesi düşsün isterdi. Babaannem yıllar önce, Dimetoka’nın Çavuşlu Köyü’nden gelin gelmişti. Hayatın bütün mevsimlerini gözleriyle süzüyordu; baktığı her yere derin anlamlar, sessiz hikâyeler bırakırdı. Bir sabah, evin sessizliğinde ansızın, — “Oğlum Hamdiye’nin kızı çok becerikliymiş. Eline iş, gözüne nur gelmiş,” dedi. Bu sözler, babamın yüreğinde filizlenecek bir kararın tohumlarıydı. Çavuşlu’ya haber…

TOMRİS.. İlayda ÇALIŞKAN

TOMRİS Tomris’i gördüm bugün. Yüzünde bir huzursuzluk, bir telaş vardı. Uzun uzun dalıyordu uzaklara. Uzun süre gözlerimi yüzünden alamadım. Yanına gitmek istiyordum. Kalbim hadi git diyordu ama ayaklarım adım atamıyordu. Ah! Tomris içimdeki umudum. Seni üzgün görmeye nasıl dayanabilirdim ki? Sanki içimden bir parça kopmuş gibi hissediyordum. Tomris, inci tanem, papatyam… Saçları uçuşuyordu. Arada bir de yüzüne geliyordu o da bu durumdan pek hoşlanmıyor gibiydi. Saatlerce uzaktan seyrettim onu ve gün battı. İnsanlar evlerine çekildi. Sokaklar yapayalnız kaldı. O beni hiç fark etmemişti. Ama ben onu ayak sesinden bile tanırım. Ah! Tomris bir bilsen içimde sana aşk ile bakan çocuğu.…

Kırık Kalp.. Rojda Aydın.. Köşe Yazıları Şiirleri

Kırık Kalp   Benim kırık kalbim ilk nerede kırıldı, hiç düşündünüz mü? Bir insanın hayatı, kırılmadan onarılmıyor çünkü. Çatlaklar sessizdir, acı ise sabırlı… Göz görmez bazen, ama yürek erken hisseder.   Ve acı, ağır ağır işleyerek insanın ruhunda kendine yuva bulur. Belki çocukluğun bir köşesinde kırılır kalp; kimsenin fark etmediği bir sandalyede otururken, bir ses yükselirken, bir omuz eksilirken…   Belki bir bakışta, belki bir susuşta, belki de birinin bizi anlamadığını ilk fark ettiğimiz o duru anda. İlk günah orada işlenir işte.   Bizi kıranın ellerinde değil, kendi içimize bastırdığımız o sessiz çığlıkta. Kendimizi susturduğumuz, hislerimizi değersiz sandığımız, kendimize “Boş…

Öykü.. KULAĞINI KESEN ADAMIN RENKLERİ.. Oya ÇETİN

KULAĞINI KESEN ADAMIN RENKLERİ Güney Fransa’nın Arles kasabasında yaz, toprağın damarlarından fışkıran bir altın ırmak gibiydi. Güneş, sabahın ilk saatlerinde bile gökyüzüne hükmediyor; beyaz badanalı duvarların üstüne ateş gibi vuruyor, taş sokaklarda titreşen bir ışık serpintisi yaratıyordu. Her şey, bir ressamın eline geçmek için sabırsızlanıyordu: toprak, hava, ses ve renk… Vincent Van Gogh, mavi paltosunu omzuna atıp o sıcak sokağa adım attığında, gözlerinin önünde dünya birdenbire bir tabloya dönüşüverdi. Vincent Van Gogh’un yüzü, fırça darbeleriyle oyulmuş bir toprak parçasını andırırdı; her çizgisi, yaşadığı acıların iziyle derinleşmiş, her kırışığı bir sessiz çığlık gibi gözlerinin kenarına kazınmıştı. Bakışlarında hem bir çocuk saflığı…

Öykü.. SINIRLARIN ÖTESİNDE BİR KALP.. İREM ÖZTÜRK

SINIRLARIN ÖTESİNDE BİR KALP Uçak bulutların arasından süzülürken Leyla, aşağıda parlayan maviye baktı. O mavinin, bir deniz değil de kalbinin yansıması olduğunu düşündü. İstanbul… Adını her duyduğunda içinde tanımlayamadığı bir sıcaklık hissederdi. Henüz çocukken televizyon ekranında gördüğü o şehir, şimdi camın hemen ötesindeydi. Leyla üniversiteyi Bakü’de bitirmiş, yıllarca ders aralarında hayallerini biriktirmişti. Dilini, kültürünü, insanını uzaktan sevdiği bu ülkeye ilk kez birkaç yıl önce kısa bir geziyle gelmişti. O zaman da aynı duyguyu hissetmişti — sanki bu şehir ona çoktan “hoş geldin” demişti. Ama şimdi farklıydı. Bu kez gelişinde geçicilik yoktu; bu kez kalbinde bir başlangıç vardı. Koltuk cebinden pasaportunu…