Köşe Blog Yazıları

TOMRİS.. İlayda ÇALIŞKAN

TOMRİS Tomris’i gördüm bugün. Yüzünde bir huzursuzluk, bir telaş vardı. Uzun uzun dalıyordu uzaklara. Uzun süre gözlerimi yüzünden alamadım. Yanına gitmek istiyordum. Kalbim hadi git diyordu ama ayaklarım adım atamıyordu. Ah! Tomris içimdeki umudum. Seni üzgün görmeye nasıl dayanabilirdim ki? Sanki içimden bir parça kopmuş gibi hissediyordum. Tomris, inci tanem, papatyam… Saçları uçuşuyordu. Arada bir de yüzüne geliyordu o da bu durumdan pek hoşlanmıyor gibiydi. Saatlerce uzaktan seyrettim onu ve gün battı. İnsanlar evlerine çekildi. Sokaklar yapayalnız kaldı. O beni hiç fark etmemişti. Ama ben onu ayak sesinden bile tanırım. Ah! Tomris bir bilsen içimde sana aşk ile bakan çocuğu.…

Kırık Kalp.. Rojda Aydın.. Köşe Yazıları Şiirleri

Kırık Kalp   Benim kırık kalbim ilk nerede kırıldı, hiç düşündünüz mü? Bir insanın hayatı, kırılmadan onarılmıyor çünkü. Çatlaklar sessizdir, acı ise sabırlı… Göz görmez bazen, ama yürek erken hisseder.   Ve acı, ağır ağır işleyerek insanın ruhunda kendine yuva bulur. Belki çocukluğun bir köşesinde kırılır kalp; kimsenin fark etmediği bir sandalyede otururken, bir ses yükselirken, bir omuz eksilirken…   Belki bir bakışta, belki bir susuşta, belki de birinin bizi anlamadığını ilk fark ettiğimiz o duru anda. İlk günah orada işlenir işte.   Bizi kıranın ellerinde değil, kendi içimize bastırdığımız o sessiz çığlıkta. Kendimizi susturduğumuz, hislerimizi değersiz sandığımız, kendimize “Boş…

Öykü.. KULAĞINI KESEN ADAMIN RENKLERİ.. Oya ÇETİN

KULAĞINI KESEN ADAMIN RENKLERİ Güney Fransa’nın Arles kasabasında yaz, toprağın damarlarından fışkıran bir altın ırmak gibiydi. Güneş, sabahın ilk saatlerinde bile gökyüzüne hükmediyor; beyaz badanalı duvarların üstüne ateş gibi vuruyor, taş sokaklarda titreşen bir ışık serpintisi yaratıyordu. Her şey, bir ressamın eline geçmek için sabırsızlanıyordu: toprak, hava, ses ve renk… Vincent Van Gogh, mavi paltosunu omzuna atıp o sıcak sokağa adım attığında, gözlerinin önünde dünya birdenbire bir tabloya dönüşüverdi. Vincent Van Gogh’un yüzü, fırça darbeleriyle oyulmuş bir toprak parçasını andırırdı; her çizgisi, yaşadığı acıların iziyle derinleşmiş, her kırışığı bir sessiz çığlık gibi gözlerinin kenarına kazınmıştı. Bakışlarında hem bir çocuk saflığı…

Öykü.. SINIRLARIN ÖTESİNDE BİR KALP.. İREM ÖZTÜRK

SINIRLARIN ÖTESİNDE BİR KALP Uçak bulutların arasından süzülürken Leyla, aşağıda parlayan maviye baktı. O mavinin, bir deniz değil de kalbinin yansıması olduğunu düşündü. İstanbul… Adını her duyduğunda içinde tanımlayamadığı bir sıcaklık hissederdi. Henüz çocukken televizyon ekranında gördüğü o şehir, şimdi camın hemen ötesindeydi. Leyla üniversiteyi Bakü’de bitirmiş, yıllarca ders aralarında hayallerini biriktirmişti. Dilini, kültürünü, insanını uzaktan sevdiği bu ülkeye ilk kez birkaç yıl önce kısa bir geziyle gelmişti. O zaman da aynı duyguyu hissetmişti — sanki bu şehir ona çoktan “hoş geldin” demişti. Ama şimdi farklıydı. Bu kez gelişinde geçicilik yoktu; bu kez kalbinde bir başlangıç vardı. Koltuk cebinden pasaportunu…

Bir ömrün iki yarısı.. Rojda Aydın.. Köşe Yazıları Hikayeleri

    Bir ömrün iki yarısı   Rojda Aydın   Şehrin en sakin köşesi sayılan eski çınarın altındaki karşılıklı iki banka, günün belirli saatlerinde iki yabancının kalbini taşıyan sessiz bir sahneye dönüşmüştü. Her akşamüstü saat beşte, hafifçe esen rüzgâr çınarın yapraklarını hışırdatırken, Hicran aynı adımlarla köşeden görünürdü. Elinde ince kapaklı eski bir kitap olurdu ama o kitabın sayfaları dokunulmadıkça sararırdı; çünkü Hicran okumaya değil, görmeye gelirdi. Görmek istediği tek şey ise karşı bankta oturan adamdı: Hazar.   Hazar’ın elinde çoğu zaman boş bir defter bulunurdu. Defterin sayfaları, kaleminin ucuyla tanışmak için sabırsızlansa da, Hazar kelimeleri yazmaktan çok saklıyordu. Hicran’ı her…

HİCRAN.. Rojda Aydın

HİCRAN Şehrin en sakin köşesi sayılan eski çınarın altındaki karşılıklı iki banka, günün belirli saatlerinde iki yabancının kalbini taşıyan sessiz bir sahneye dönüşmüştü. Her akşamüstü saat beşte, hafifçe esen rüzgâr çınarın yapraklarını hışırdatırken, Hicran aynı adımlarla köşeden görünürdü. Elinde ince kapaklı eski bir kitap olurdu ama o kitabın sayfaları dokunulmadıkça sararırdı; çünkü Hicran okumaya değil, görmeye gelirdi. Görmek istediği tek şey ise karşı bankta oturan adamdı: Hazar. Hazar’ın elinde çoğu zaman boş bir defter bulunurdu. Defterin sayfaları, kaleminin ucuyla tanışmak için sabırsızlansa da, Hazar kelimeleri yazmaktan çok saklıyordu. Hicran’ı her görüşünde kalbinin içindeki kelimeler bir anda çoğalıyor ama hiçbiri uygun…

Öykü.. Suskun.. Zeynep Uzun

Suskun Zeynep Uzun Her evin bir sessizliği vardır. Benimki konuşulmamış kelimelerden yapılmıştı… Bu sabah pencere buğuluydu. Nur’un nefesi camda küçük bir kalp gibi kalmıştı. Silmeye elim varmadı; kalbim orada donmuştu, çözülmeyi bekliyordu. Bardakları dizerken çıkan ses, evde yankılandı. Her tınlama bana bir şey hatırlatıyordu: eksilmek, susmak, dayanmak. Sessizlik, bu evin görünmez kurallarından biriydi. Nur koşarak geldi. “Anne! Rüyamda uçtum!” dedi. Gülümsedim ama “Gerçekten mi?” diyemedim. Dudaklarım sanki bana ait değildi. Sadece saçını okşadım. Kaya mutfağa girdi. Sandalyenin gıcırdayışı bile buydu; tanıdık bir sessizlik. Önüne çayı koydum. “Yumurta?” dedi. Sadece başımı salladım. O, gazeteye döndü. Ben, sessizliğimize. Market yolunda kafam hep…

8 Deneme.. Rumeysa Deniz Yardım

1 Bazı insanlar var, kendi ışığı yanmadığı için başkasının ışığını söndürmeye kalkıyor. Oysa bilmiyor ki, birinin parlaması senin karanlığını büyütmez; aksine o ışığın altında senin yolun da görünür hale gelebilir. Ama kıskançlık, insanın kalbini kör ediyor. Gözü başkasının başarısına takılıyor, kendi adımlarını göremez oluyor. Destek olmak şöyle dursun köstek bile olmaya çalışıyor. Kıskançlık en sessiz zehirdir. Dışarıdan belli etmez ama içten içe çürütür. Başkasının mutluluğuna tahammül edemeyen bir yürek, aslında kendi mutsuzluğunun esiridir. Fesatlıkla başkasına çelme takmaya çalışırken, en çok kendi yoluna taş koyar. Çünkü kötülük her zaman sahibine döner. İyilik nasıl bereket getirirse, fesatlık da insanın iç huzurunu alır…

Maskenin Ardında Güneş.. Murat Engin Deniz

Maskenin Ardında Güneş Murat Engin Deniz Kasım ayı…Bir yanıyla Yazarlar Günü’nü,diğer yanıyla Lösemi Haftası’nı taşıyor kalbinde.İkisi birbirinden uzak gibi görünür ama aslında aynı kökten beslenirler: Yaşama tutunmak. Bir yazar, kalemiyle hayata tutunur;bir çocuk, nefesiyle.Ve bazen ikisi de, bir bisiklet tekerinin dönme sesinde buluşur. Benim için pedallamak, yazmakla eşdeğer bir eylem.Her satırda bir nefes,her kilometrede bir dua gizlidir.Yokuşlarda tıkanan ciğerlerimle,kalemimin ucundaki titrek cümleleri hep aynı yerden beslerim: Direnişten. Lösemiyle mücadele eden çocuklar da aynı direnişin en saf halidir.Bir çocuğun kollarında serum, gözlerinde umut görürsünüz.Bir damla kanla değil, bir tebessümle savaşırlar.Ve o gülüş, dünyanın en güçlü cümlesidir. Bir gün pedallarımı Bursa’nın serin…

Öykü.. Şeftali Çiçekleri.. Ayşe Öner

Şeftali Çiçekleri Koşuyor ama bir türlü ilerleyemiyordu. Zaman bazen en çaresiz anlarda hareketsizdir. İnsanların bakışlarını hissediyordu. Ona bakan gözler zihninde canlandırıyordu. Bu tip insanların Bakışları kurşuni soğuk; göz bebekleri karanlık, korku dolu sonsuz tünelleri andırır. Nitekim kendi kusurlarını, hatalarını görmezden gelen, başkalarını taşlayan; aklı saman yürekleri cehalet tohumuyla ekilmiş insanların bakışları kadar korkunç bir şey yoktur. O yüzden görmese de o dikenli keskinliği hissediyordu. Her çağın vebasıdır bu insanlar. Nihayet hiç bitmeyen yol ve hiç geçmeyen zaman merhamet gösterip eve varmasına izin vermişti. Eve girer girmez kapının ardına çömelip hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Saçlarını açtı, tüm yüzüne dağıttı. Saç tellerinin arasından…