Köşe Blog Yazıları

Elanur Demir: Bir Güne Sığmayan Güç: Anne

Dünyaya geliş yolculuğumuzda aynı bedeni paylaştığımız varlıktır anne.Hayata ilk merhabamızı onun kollarında veririz, ilk gözyaşlarımızı onun kollarında dökeriz, hayata ilk adımlarımızı onun kollarında atarız. İlk öfkeyi, ilk heyecanı, ilk mutluluğu, ilk hüznü tek bir kucağa sığdırırız:Anne kucağı. İki hece dört harften oluşan basit bir kelime gibi gelir gözümüze. Fakat söyleyişteki ahenk bile arka plandaki emek ve gücün ne kadar büyük vekıymetli olduğunu anlamaya yeter. Bir canlının canı olmaktır anne olmak; tutunduğu tek dal, sığındığı tekliman olmaktır. Sabahları sesiyle huzur vermek, birinin mutfak tıkırtısı,birinin en sevdiği kokuları yaymaktır anne olmak. Gölgesi bile yetendiranne… Fedakarlığın, emeğin, gücün, sabrın, sükunetin simgesi olmaktır anne…

Medine Karacabay: Özgeçmiş

Din Hizmetleri Uzmanı | Manevi Danışman Medine Karacabay, 1978 yılında Yozgat’ta doğdu. Yozgat İmam Hatip Lisesi’nin ardından Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Yüksek lisansını, “İlahi Vahyin Kadına Yüklediği Misyon İle Ülkemizdeki Müslüman Kadın Algısının Mukayesesi” başlıklı çalışmasıyla Bozok Üniversitesi’nde tamamladı. Meslek hayatına Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde Kur’an kursu öğreticisi olarak başlayan Karacabay, ardından yönetici olarak görev yaptı. Hâlen Din Hizmetleri Uzmanı ve Manevi Danışman olarak görevine devam etmektedir. Kadın, toplum ve inanç ekseninde yazan Karacabay, “Kadın Kime Göre?” adlı kitabında, kadına yüklenen anlamları sorgulayarak okuyucuyu algı ile hakikat arasındaki farkı yeniden düşünmeye davet etmektedir. Alanya’da yaşıyor, evli ve üç çocuk annesidir.

Gizem Gökmen: Takvimsiz Gelen Yirmi Dört Saat

Avuçlarımın arasında sıcacık bir umut, zihnimden ruhuma süzülen nergis kokulu düşler saklıyordum. Bir günün tüm saniyelerine sığdırmıştım hepsini; geceleri renklendiren, yarına inanmamı sağlayan o gizli hayallerim, beni katı gerçeklerden koruyan birer limandı… Fakat bir sabah, içimde bir üşümeyle uyandım. Ellerim soğuk, etrafım ıssızdı. Çocukken en değer verdiğim oyuncağımı saklar gibi özenle sakladığımı sanmıştım, oysa. Yastığımın altı boştu, yatağımın kuytularında da yoktular. Gece açık bıraktığım pencereden esen rüzgâr mı alıp götürmüştü onları? Adımlarım sokakları, caddeleri aşındırdı, ama hiçbir yerde izlerine rastlayamadım. Beni artık terk ettiklerini düşündüm o an. Günler hızlandı ve içimdeki dünya un ufak oldu; rüyalarımın rengi soldu, umut bu…

İlayda Çalışkan: Kadının Gücü

Bir kadın yürürse umut yürür ardında, Bir kadın konuşursa yeniden filizlenir topraklar, Bir kadın konuşursa gözlerinde bin güneşler doğar, Sesiyle dünyaları sarsar. Bir bakışıyla her şeyi anlatabilir, Bir duruşuyla yüzlerce kişiye cesaret verebilir, Yorgun düşse bile asla vazgeçmez, Gücü gelir en derin, en temiz olanından. O, bir öğretmendir. Yeri gelir savaşır, Yeri gelir sırdaş, Kırılsa bile belli etmez. Çünkü içinde saklıdır en güçlü yanı, Kadın; sabrın adı, direnişin sesi. Sevginin en derin, en gerçek nefesi. Bir kadın gülerse dünya güzelleşir. Ve unutma: bir kadın varsa hayatta, Gerçek umut hâlâ yaşıyor orada.

Sezgin Işık: Yusuf’un Gözünden

Parkın kenarında, asfaltın gri sessizliğine tutunmuş küçücük bir beden gördüm.Arkasında, hayalleri yerine, neredeyse kendisinden büyük, yük olmuş çuvallar vardı.İçlerinde başkalarının unuttukları şeyler, onun hayat yükleriydi. Karşısında ise henüz tanışmadığı, bambaşka bir dünya akıyordu.Renkli kaydıraklardan kayan çocukların kahkahaları göğe karışıp,salıncaklar gökyüzüne doğru hafifçe yükselip inerken, zaman sanki onlar için daha yumuşak, daha merhametli ilerliyordu. Ama o küçük beden…Sırtındaki yükle, kendi küçük dünyasının eşiğinde duruyordu.Ne tam içine sığabilmiş, ne de dışında kalabilmiş, arafın gölgesindeydi.Bir adım atsa ulaşacak gibi gördüğü dünyaya, görünmez bir ayak bağıyla bağlandığı eşikte dikiliyor, olduğu yere mıhlamış gibi hareket edemiyordu. Başını hafifçe yana çevirmiş, gözleri yüksek sesle konuşmasa da…

Erkan Eren: Sır Gibi

Yağmura çevrilen bakışın, Sükutuyla akıyor gözlerimin derinlerine. Uykularında gezerken beyhude zamanın, Hayal meyal hatırlıyorsun her şeyi. Yanılgıya kazınan öykülerin, Her sayfasında ayrı tadı hayatın, İliklerine dahi nüfuz eden rüzgarda; Hata mıdır ? Özlenir nefesi sevdiğinin. Yitik kentlerin kıyısındasın, Sürmektesin kendi gerçeğinin kayıp izini. kadim tarihte işlenen insanlık ayıbını Toprağa karışan bedenlerde ararsın, Ve gelirken peşinden hüznü sokakların. Gideriz bizim olmayan bir geleceğe doğru, Kuşların da yok anlaşılan sığınağı yeryüzünde. Ve birden bastırınca haşin bir yağmur, Anlarız; Sığamayız dünya denen can evimize. Girilen kapısından, İçine dönülen upuzun yolculuk, Arta kalan; Bir yığın kül gelip geçtiğimiz…

Ayşe Bedevi: İnsan

Bir ışık görmeli insan, karanlığın içinde parlayan. Bir ışık bulmalı insan, karanlığı aydınlatan. Bir ışığın peşinde koşmalı insan, karanlığa meydan okuyan. Bir ışık istemeli, bir ışık aramalı insan. Karanlığın içinden çıkıp, aydınlığa kaçan. Sebepsiz, öylesine olan. Bir ışık olmalı insan. Bir ışık olmalı, bİr ışık bulmalı. Bir ışığın ötesinde parlayan, bir yıldız gibi olmalı insan. Karanlığın hükmüne rağmen, ayağa kalkabilmeli insan. Onca acının içinde bir yol bulmalı insan. Siyahın içinde bir beyaz, beyazın içindeki saflığı bulmalı insan. Bulduğu ışığın dozunu ayarlamalı, ışığın içinde kendini kaybetmemeli insan. Çünkü ışık ve karanlık, birbirine zıt ama aynı kapıya çıkan iki silah. Fazlası zarar,…

Özgül Kazan: Sükutumun Sesini Dinle Aşık

Sessizliğin sesini dinle aşık, kapat gözlerini hep dünyaya bakmak yormadı mı? Bak, içimdeki bu sessizliğin sesine bak. İçimde fırtınalar kopuyor, senin haberin yok. Ne anlamadım, çok sakin mi görünüyorum? Ben mi? Dıştan sakin görünüyorum öyle mi? Dinle o zaman, boşluğa bakarken nerelere yolculuk yaptığımı bilseydin aklın şaşardı… Aşık kalbimde fırtınalar kopuyor, yüreğimdeki ateşi bir bilsen… Aşık kalbimin bir köşesinde sıcacık bir yerde içimi ısıtan bir şey var. Sadece adını koyamadığım kafamda bir sürü soru işaretleri, cevabını veremediğim gönlümde dünyanın her yerini gezip yerden yere uçup gitmek isteyen şu dur durak bilmeyen gönlüm var. Aşık ve sen sakinsin diyorsun öyle mi,…

Emine Ülger Bülbül

Eskilerden kalan eşyaların özlemini anar olduk, Tozlu sandıklarda saklı hatıralara sarar olduk. Bir zamanlar değersiz sandığımız ne varsa Şimdi kalbimizin en kıymetli köşesine koyar olduk. Eskiye dair neredeyse hiçbir eser kalmadı, Ne bir iz, ne bir ses… hepsi zamana karıştı. Hatıralar soldu, insanlar değişti, Dün dediğimiz her şey sessizce uzaklaştı. Yokluk içinde bir huzur vardı eskiden, Azla yetinmenin tarifsiz bir dinginliği… Bir lokma, bir tebessüm yeterdi çoğu zaman, Kalpler daha hafifti, yükler daha azdı sanki. Şimdi varlık içinde kaybolmuş gibiyiz, Her şeye sahibiz ama kendimize yabancıyız. Eşyalar çoğaldıkça ruh daralıyor, Kalabalıklar içinde bile yalnız kalıyoruz. Ne garip… Yoklukta bulduğumuz huzuru…

Emine Kurt: Sessizliği Yıkan Ses

Hayatımız boyunca hep konuşmaktan kaçtık. Özledik, üzüldük, kırıldık belki de ama biz neye kırıldığımızı ya da kimi özlediğimizi bile söyleyemedik. Söyleyemedikçe de kaybeden hep biz olduk. Gitme diyemediğimiz için, seviyorum diyemediğimiz için en çok da kırılıyorum diyemediğimiz için. Oysa hep anlatmak, konuşmak istedik ama frangalar vurulmuş dudaklarımızdan tek bir kelime bile dökülmedi. Sadece sustuk., sustuk ve sustuğumuz kadar da haykırdık. Dile getirilemeyen hisler, düşünceler, duygular belki de kaybettiklerimiz için.   Şimdi ise yıldızların bile gökyüzünü terk ettiği bir karanlıkta, kaldırım taşına oturup kaybettiklerime ağlıyorum. En çok da kendime. Diğerleri için hep yarı yolda bıraktığım; isteklerine, hayallerine frangalar çektiğim, konuşmayı değil de…