Köşe Blog Yazıları

Muhammed Ali Aksoy: Zamana Atılan Düğüm

Modern dünya, bizi her sabah bitiş çizgisi olmayan bir maratona uyandırıyor. Bildirim seslerinin ritmiyle hızlanan nabzımız, bizi bir yerlere yetişmeye, bir şeyleri tüketmeye ve her an “çevrim içi” kalmaya zorluyor. Oysa hız, mesafeleri kısaltsa da önce görüş açımızı daraltıyor, sonra manayı sığlaştırıyor. Hız sadece zamanı ve manayı değil, aynı zamanda dikkati de öğütüyor. Oysa dikkat insanın kendine ayırdığı en kıymetli mülk değil midir? Her şeyin bu denli süratli aktığı bir çağda, durmak ve odaklanmak artık bir geri kalmışlık değil, bir entelektüel direniş biçimidir.  Mürekkebin kâğıtla buluştuğu o ilk andaki tereddüdü düşünün. Bir dolma kalemin ucundan süzülen mürekkebin kurumasını beklemek, dijital…

Gizem Gökmen: Müjgânda Kalan Son Damla

Vakit, gece ile gündüzün birbirine el verdiği, ışığın eşyadan elini eteğini çekmeye hazırlandığı o belirsiz alaca karanlıktı. Eskilerin vuslat dedikleri o telafisiz eşikte duruyordu. Bir yanıyla geçmişin görkemli şölenlerine bağlı, diğer yanıyla geleceğin belirsiz karanlığına mahkûm bir ruhun son çırpınışıydı bu. Göğüs kafesinde ağır bir taş gibi taşıdığı kalbi, artık sadece bir ritmi değil, koca bir ömrün yorgunluğunu dövüyordu. Zihninin dehlizlerinde, harfleri dökülmüş eski bir lügat gibi sahipsiz ve darmadağın gezinmekteydi. Her adımında ayağına bir hatıra takılıyor, her nefesinde ciğerlerine bir unutulmuşluk tozu doluyordu. Kendi zihninin yabancısı olmuş, bir zamanlar ezbere bildiği o koridorlarda şimdi el yordamıyla yolunu bulmaya çalışıyordu.…

Sibel Oğuz Aktemur: Kendi Omuzlarımdan Öptüm

Başarıyı herkesle kutlayabilirsin ama başarısızlığı sadece gerçek dostlarla paylaşırsınız derler. Ben o dostu da yanımda bulamadım. Kazandığım her küçük zaferde, aldığım her güzel haberde arkamı döndüğümde bir boşlukla karşılaştım. Önce canım yandı, sonra o boşluğun aslında en büyük özgürlüğüm olduğunu anladım. Kimsenin “ benim sayemde” diyemeyeceği bir hayat inşa etmek için söz verdim kendime. Kimsenin emeği, kimsenin ricası, kimsenin lütfu yok bu tabloda. Sadece benim uykusuz gecelerim ve sızlayan dizlerim var. O gün anladım ki; insan bir başkasının elini tutarak değil, kendi omuzlarından öperek gerçekten büyüyormuş.

Çağdaş Aybek: Bu Neyin Kavgası?

Bu neyin kavgası bilemiyorum, Bugün varsın, yarın yoksun. Oysa mutlu olmak kolayken Neden zoru seçiyoruz? Üç günlük dünya, Ne sana kalır ne de bana. Elbet bir gün gideceğiz, Ne önemi var fakirin, zenginin? Sen de ben de gelmedik mi Adem’den? Aynı toprakta var olmadık mı hepimiz? Güneş sana bana aynı anda doğuyorsa Bu neyin kavgası bilemiyorum. Oysa bıraksak çocukları özgürce, Hayvanların sesini duyabilsek, Bir ağacın gölgesinde huzuru bulabilsek, Yere düşene bir el versek… Savaşı, ölümü bir kenara bırakabilsek, Hayatımızdan şiddeti çıkarabilsek, Kardeş olmayı bile bilsek,  Sen, ben değil ; “biz” olabilsek. O zaman bahar gelmez mi? Çiçekler rengarenk açmaz mı?…

Ayşegül Kum: Özür Dilerim

Bir annenin kalbi, evladının attığı her adımı uzaktan da olsa hisseder… Ama bazen kalp hisseder de, insan kabullenemez. Kadın, oğlunu yoklukla büyütmüştü. Sabahın karanlığında çıkıp başkalarının evini temizler, akşam kendi evine yorgun ama umut dolu dönerdi. Kendi hayatını ertelemişti… Oğlunun hayatı güzel olsun diye. Kendi nefsini susturmuştu… Oğlunun sesi yükselsin diye. Kendi aç kalmıştı… Oğlu tok uyusun diye. Ve hep şöyle demişti: “Benim çektiğim çileyi o çekmesin…” Ama kader, bazen insanın en çok sakındığı yerden sınar. Oğlu büyüdü. Ama büyüyen sadece bedeni oldu. Ruhu eksik kaldı. Sevgi vardı… Ama terbiye eksikti. Şefkat vardı… Ama sınır yoktu. Anne, fark etmeden oğlunu…

Ayşe Bedevi: Büyük Pencereden Bak

Hayatın karmakarışık olduğunun farkındayım, birçok kişi gibi ben de her zaman en iyisini istiyorum. Ama gel gör ki azizim, hayat öyle ufak detaylara takılmakla geçmez. Her zaman olduğu gibi kafamızı karıştıran şeyler varlığını sürdürecektir. Peki ya biz oturup en ufak detaya baktığımızda zamanı kaybetmeyecek miyiz? Hayatın karmaşıklığının yanı sıra bir de içimizi darmadağın ediyoruz. Evet, sorunlar olabilir; birçok şey yaşanabilir. Hatta kendimize ayıracak bir saniye bile bulamayabiliriz. İş koşturmacasında kendimizi unutabiliriz. Peki o halde biz neden varız? İşler bitmez, hayat devam eder. Bir gün bile olsa; hayata büyük pencereden bak. Çünkü ufak detaylar yalnızca bir yörünge etrafında dolaşıp kalmamıza neden…

Neslihan Sezginel: Son Veda

En son nerede bırakmıştım seni? Sanıldığı kadar kolay mıydı birini unutmak? Sadece dizlerim değildi kanayan peşinden koşarken oysa. Bata çıka son bir nefesle koşuyordum ardından anımsıyorum. Şimdilerde durup düşündüğümde geçen zamanı, ruhumda kopardığım fırtınaların yersizliğine hayıflanıyorum. Sonra kalemimi elime alıp yazmaya başlıyorum usulca. Seni, sensizliği, ruhumdan koparmana izin verdiğim yıldızları anımsıyorum. Oysa senden önce daha çok gülerdim ben papatyalara sitem etmezdim mesela. Her baharın gelişinde içimdeki rüzgar çanlarının neşesini hissederdim. Korkularıma yer yoktu daha cesurdum gülüşüm tüm gökyüzünde yankılanırdı sanki. Zaman her şeye ilaç derlerdi hep, büyümek de buna dahilmiş. Büyümek yada büyümeye mecbur bırakılmak her ikisi de acının son…

Aylin Altın: Kimseden Anlaşılmayı Bekleme

Çünkü anlaşılmayı beklemek, çoğu zaman başkasının zihnine sığınmaktır. Kendi duygularını, kendi gerçeğini, bir başkasının kelimelerine emanet etmektir. Oysa kimse senin içinden geçenleri, senin hissettiğin yoğunlukta hissedemez. İnsan, en çok da bu yüzden yorulur. Anlatmaya çalıştıkça eksilir, anlaşılamadıkça içine kapanır. Sonra bir gün susmayı öğrenir. Ama bu suskunluk zayıflık değildir; aksine, insanın kendi içine dönmeye başladığı o güçlü andır. Çoğu kişi kendi gücünün farkında bile değildir. Hayatın içinde savrulurken, başkalarının onayını beklerken, aslında içinde taşıdığı değeri görmez.  Bir istiridyenin kabuğu kırıldığında içinden o mükemmel inci çıkar ya… İşte insan da böyledir. Kırılmadan, sarsılmadan, kendi değerini çoğu zaman anlayamaz. Sen, o kabuğun içinde…

Mihrap Altıntaş: Susarak Seyret

Ne de güzel susuyor gönül, dünyanın faniliğini anlayınca Akan sular duruluyor, durulan o suya usulca bırakıyor kendini. Ne de güzel konuşuyor gönül, dünyanın ahengini yakalayınca. Dil susuyor, doğa konuşuyor. Bir yerden ağaçlar hışırtısıyla, kuşlar ötüşüyle.. Ya rüzgar sakinliğini ılık ılık insanın yüzüne vurarak, hırçınlığını ise saçı başı karıştırıp tozu dumana katarak ne de güzel hissettiriyor Hiçbirinin davası birbiriyle değil, aynı dünya da varlar ama kendi hülyalarındalar. Susunca anlıyorsun. Ve bir gün uzaktan seyretsen dünyayı, yaşantını, insanları, önemsediğin o insanı ve kendini. Bu duruma neden geldiğini aslında, seni kıran, üzen, hırpalayan, seni sen gibi davranmaktan uzaklaştıran her türlü duygunun geçici, önemsiz…

Halise Aydoğdu: Kendinden Korkmak 

Kaybetmekten korkar mı insan?  Evet, korkar. Hem de en çok, tam kalbinin ortasında hisseder o korkuyu. Sessizce büyür içinde; adı konulamayan bir sızı gibi yayılır damarlarına. Çünkü kaybetmek yalnızca birini, bir şeyi ya da bir anıyı yitirmek değildir. Bazen insan, bir başkasını kaybederken aslında kendinden bir parçayı eksiltir. Ve insan en çok, kendinden eksilmekten korkar.  Ben de korkuyorum. İnsanların iki yüzlülüğünden, samimiyetsizliğinden korkuyorum. Bir yüzleriyle gülüp diğer yüzleriyle yargılayanlardan, gözlerinin içine bakarak konuşurken aslında çoktan uzaklaşmış olanlardan korkuyorum. İçten gibi görünen ama içinde hiçbir sıcaklık taşımayan sözlerden, dokunduğu yerde iz bırakmayan ilişkilerden korkuyorum. Ama itiraf etmem gereken bir şey var:…