Köşe Blog Yazıları

Mucize Fatma İnan: İçimde Hâlâ Bir Bahar Var

İnsan bazen geçmişi bir yük sanıyor. Oysa biraz durup baktığında anlıyor; taşıdığı şey aslında yük değil, kendisinin en gerçek hali. Dünden bugüne getirdiğimiz ne varsa, bizi biz yapan izler aslında. Unutamadıklarımız değil yorucu olan, yüzleşemediklerimiz. Çünkü bazı anılar kapıyı çalmaz; içimizde sessizce oturur, zamanı gelince konuşur. Bir gün, hiç beklemediğin bir anda, eski bir şarkı çalar kulağında. Kalbin hafifçe sıkışır, sonra yumuşar. Gülümsersin. Çünkü anlarsın ki, o günler geçip gitmemiş; sadece yerini değiştirmiş. Çocukluğun, gençliğin, o ilk heyecanların… Hepsi hâlâ seninle, sadece daha derinde. İnsan en çok da kendinden uzaklaştığında yorulur. Oysa içimizde hâlâ koşmak isteyen bir çocuk, inanmak isteyen…

Ayşe Bedevi: Hatırlanan Unutkanlık

Unutkanlık insana has özelliklerdendi. Peki ya hatırlamak? Hatırlamak da insana has özelliklerden olmakla beraber, karşısındaki insan için yüklediği manevi değeri ön plana atar. Yani aslında insan, unuttuğunda yaşayabilir; hatırladığında var olabilir. Çok değişik değil mi? İki ayrı sözcük ama bir o kadar birbiriyle bağlantılı… Unutmak ve hatırlamak. Yaşamak ve var olmak. Unutmak bir ödüldü bizim için. Düşünsenize, ilkokulda oynarken düşüp dizimizi yaraladığımızda hissettiğimiz o acıyı hâlâ hissediyor olsaydık? Ya da doğum yapmış bir anne, ikinci kez doğum yapmaya cesaret edebilir miydi, az da olsa o acıyı unutmuş olmasa? Aslında unutmak, kötü bir şey gibi görünse de bize verilen bir ödüldü.…

Sınır Çizememek: Sevilmek İçin Sessiz Kalmak- Ece Özdemir

Yazan: Ece Özdemir | Sosyolog, Felsefe Öğretmeni, Aile ve Çift Danışmanı Bazı insanlar için “hayır” demek, sevilmeme korkusunu tetikler. Bu yüzden hep “olur”, “tamam”, “ben hallederim” denir. Sınırlar silikleşir, iç ses susturulur ve zamanla kişi, kendi hayatında bile misafir gibi hissetmeye başlar. Sevilmek için susmak, çoğu zaman kendini yok saymakla eşdeğerdir. Sınır koymak bir çizgi çizmekten fazlasıdır. Kendini tanımaktır, neyi hak ettiğini bilmektir, neye tahammül etmemen gerektiğini fark etmektir. Ama sınır çizemeyen biri, genellikle kendini sevgiye layık görmeyi de tam olarak öğrenememiştir. “Onlar beni bıraksın istemiyorum” düşüncesi, sınırların üzerine inşa edilen kalın bir sessizlik duvarına dönüşür. Danışanlarımdan biri bir gün…

NİSAN PAPATYALARI SELAMLIYOR-GAMZE KAHRAMAN BALİ

Bazen hayat, en sade anlarda kendini hatırlatır. Gürültünün, telaşın, yetişmesi gereken işlerin arasında birden durup bakarsın… ve görürsün. Yol kenarında açmış birkaç papatya. Kimseye bir şey ispatlamaya çalışmadan, sadece var olarak bulunduğu yeri güzelleştiren o küçük çiçekler. Nisan ayı tam da böyle bir şey aslında. Kışın ağırlığını omuzlarından yavaşça alır, yerine hafif bir umut bırakır. İşte o yüzden “Nisan, papatyaları selamlıyor” cümlesi sadece bir doğa betimlemesi değil; bir ruh hâlidir. Çünkü papatyalar, en gösterişsiz halleriyle bile umut taşır. Ne bir gül kadar iddialıdırlar ne de bir orkide kadar narin. Belki de tam bu yüzden gerçeklerdir. Hayat gibi. Sevgi gibi. Beklemeden,…

SİYAH KALEM-NAZMİYE YILMAZ

“Bazı hikâyeler köyün içinde değil… çocukların içinde yaşanır.”  Anadolu’nun içlerinde, rüzgârın toprakla konuştuğu bir köy vardı: Kavaklıdere.  Bu köyde herkes birbirini tanırdı.  Ama kimse herkesin içini bilmezdi.  Sabahları horoz sesiyle uyanan evler,  öğleye doğru çocuk sesleriyle dolardı.  Köyün küçük okulu…  iki katlı, eski ama ayakta duran bir binaydı.  O okulda iki çocuk vardı.  Biri Esmeray…  Sessizdi.  Konuşurken gözlerini kaçırır,  gülerken bile tam gülmezdi.  Diğeri Mert…  Kalabalığın içindeydi.  Sesini duyurmayı sever,  herkesin içinde kendine yer açardı.  Ama bazı çocuklar yer açarken…  başkalarının yerini daraltır.  Başta kimse fark etmedi.  Bir sözle başladı.  Küçük bir alay…  arkasından gelen bir kahkaha…  Kimse dur demedi.  Sonra tekrar etti.  Aynı sözler…  aynı bakışlar… …

ÇOCUKLAR GÜNÜ BUGÜN- ŞEBNEM ÖRS

Bugün içimiz buruk, gözümüz yaşlı. Ne anılar kaldı ne de hayaller. Hepsi birer mazi oldu. Ay yıldızlı bayramızın altında nesil nesil büyümekteyiz. Ama, izin vermediler. Kıydılar, yok ettiler, parçaladılar, mezara gömdüler. Çocuk bayramıydı bugün, ocaklar söndü, evlerinde bir tabak, iki tabak eksildi. Yarım kalan eğitimleri okul sıralarında son buldu. Annenin umutları gitti, yas tuttuldu. Çocuğunun saçlarını  ören anne vardı, gözlerinin içine bakar gelecek sunardı. Nereden bilecekti ki son bakış olduğunu, nereden aklına gelirdi bir başkası canına kıyacağını.  Çocuk bayramıydı bugün. Tarihler boyu konuşulacak bir ağıt. Annelerin yürekli feryat edecek bir ağıt. Öğretmenlerin unutmayacağı bir ağıt. Bu esnada da eğiticimlerimize yapılan…

GİZEM GÖKMEN-TUT(MA) ZAMANI

TUT (MA) ZAMANI Alışageldiğimiz veya elimizde hükmettiğimizi zannettiğimiz zaman ve evren dengesi, hatta beynimiz bile aslında bir televizyonun uzaktan kumandası gibi bizi yönetiyor. Bu bakış açısına ulaşmak hayli yorucu ve bir o kadar da çok zaman alsa da, aslında gerçekliklerin ne kadar acıtıcı bir yönü olduğunu keşfetme yolculuğunda bir arkadaş gibi oldu.   Felsefi dinamiklerini veya kuralları biliyor olmamız ya da kalemden kâğıda döküyor olmamız, bizi birazdan bahsedeceğim kavrama ulaştıracak anlamına gelmiyor hiçbir zaman. Çünkü sonuç olarak insanız ve gücümüz, daha doğrusu var olduğuna inanmak istediğimiz gücümüz bile bir noktadan sonra kilitlenip kalma özelliğine sahip oluyor ve yaşanan durumların içerisinde…

İLAYDA ÇALIŞKAN-ÖĞRETMENLER SADECE DERS ANLATMAZ, HAYAT İNŞA EDER

Son zamanlarda okullarımızda tanık olduğumuz, kalbimizi derinden yaralayan üzücü olaylar; sadece eğitim camiasını değil, bir toplumun geleceğine dair beslediği umutları da sarsmıştır. Bu talihsiz gelişmeler, öğretmenlerimizin toplumdaki hayati önemini ve onlara olan minnet borcumuzu bizlere bir kez daha en acı şekilde hatırlatmıştır. Öğretmenlik, dört duvar arasında yalnızca müfredat yetiştirmek ya da teknik bilgi aktarmak değildir. Bir öğretmenin gerçek görevi; bir çocuğun gözündeki parıltıyı keşfetmek, bir gencin hayallerine can suyu vermek ve her şeyden önemlisi, fırtınalı zamanlarda öğrencisine sığınacak bir liman, onu her türlü kötülükten koruyacak bir yürek olmaktır. Sınıfın kapısından içeri giren her öğretmen, aslında o kapının ardındaki onlarca farklı…

NAZLI ASLANTAŞ-Alkış Değil, Hatırlamak Gerek

Bir sahne düşünün… Herkesin alkışladığı bir oyun. Gerçekler bilinse bile susulan, Rolünü iyi oynayanların kazandığı bir sahne… Ama bugün o sahne sustu. Artık alkışların değil, Kaybettiklerimizin sesi var içimizde. Öğretmenler… Bir neslin yolunu aydınlatanlar. Öğrenciler… Henüz yolun başında olanlar. Bazen doğrular geç kalır. Bazen söylenmesi gerekenler söylenemez. Ve bazen hiçbir şey, zamanında yapılamaz. Geriye sadece bir gerçek kalır: Kaybettiklerimiz. Bugün neyin doğru, neyin yanlış olduğundan çok; Kimi kaybettiğimizi hatırlamak zorundayız. Ve belki de ilk kez, Alkışlamak yerine susup düşünmeliyiz. Öğretmenlerimizin ve öğrencilerimizin anısına…

NURHAYAT KAYAR-DOĞA’NIN MUTLULUĞA UYANIŞI

Bir kedi yavrusu kadar masum mutluluk Belki masum bir dokunuş Belki de gözlerdeki yaş Ya da bir tomurcuğun açışı O zaman sitem ederken gözyaşıyla Sanki umuda yürürsün Mutluluk bir doğum gibi Senin her farkındalığında Adeta bir güneş çiçeğidir yüz Aynada katlanır sahte gülüş Gerçeğe dönmek ister ben Doğanın uyanışını izler sabahım Sonrasında doğar bir lütuf Derine inen bir yoldan Yarım kalmışsa aşkta sözcükler Uyanışa doğrudur bir tebessüm Uçuşur kelebekler benliğe Derinleşir ömür bir gün de Yaşanır her doğumla an Genişler bilinç farkedince Yalnızlaşır evren ölümle Ardından gelen yaşamla Benliğine adım atan insan Kavrulur son demde yeniden Sen dersin ki ben…