Köşe Blog Yazıları

Şebnem Örs: İsmini Sokaklara Karalarken

İçimde dolanan huzurun, Belirgin olması, Gökyüzünün alışa gelmesiydi. Ne de güzel gülümser, Güneş, ay, yıldızlar. Etrafa ışık saçar adeta, Kalemin ucunda bekler hüzünler, Bir o kadar da heyecan. Bir çay yudumlarken, Çevremdekiler konuşur, Gelen gider; Gİden gelir. Manzara gözlerimi kamaştırır, Ufacık da ıslanır, Uzaklara dalarım.  İsmini sokaklara karalarken, Oturur; şarkı mırıldanır, Dilimdeki yalnızlık..

Neslihan Sezginel: Bir Adam

Bir adam var hayatımda gökyüzümdeki tüm soluk renkleri yeniden boyayıp aydınlığa kavuşturtan. Bir adam var tüm olumsuzluklarla başa çıkan ve yürüdüğüm tüm yollara elleriyle çiçekler seren. Hayatın zorluklarına insanların kirli düşüncelerine rağmen bana rengarenk çiçekler açmamı sağlayan. Yanındayken huzur bulduğum, telefon ekranında adını gördüğümde hâlâ içimi titreten sevgili. Hasta olduğumda çare arayan ses tonumdan hüznümün derecesini fark edebilen bir adam. Sabahları uyanmanın gece onunla rüyalara dalmanın verdiği huzuru sevdiğim. Dokunuşun da hayat bulduğum yalnız kaldığım zamanlarda varlığını aradığım adam. Gözümden akan tek bir damla yaşa dayanamayan adam. Nazım’ın Piraye’si Kerem’in Aslı’sı gibi hissettiren, yanında hâlâ minik bir kız çocuğu gibi…

Oğuzhan Öcal: Emeğin Sessiz Mimarları, Hayatın İsimsiz Nabzı

Modern dünyanın o devasa çarkları dönerken, kulakları sağır eden gürültünün ardında ince ama sarsılmaz bir ritim vardır: İşçinin nefesi. Eğer üretim, insanlığın gövdesiyse; işçi, o gövdeyi ayakta tutan ama derinin altında kaldığı için çoğu zaman fark edilmeyen omurgadır. Şehirlerin siluetini göğe asan iskelelerden, kod satırlarının arasında kaybolan sessiz ofislere kadar; hayatın her zerresi, bir avuç ter ve bir ömür dolusu sabırla dokunur. İşçilik, yalnızca bir “geçim kapısı” değil, insanın kendi ömründen koparıp dünyaya kattığı bir parçadır. Sabahın kör karanlığında yola düşen her adım, aslında yeryüzünün uyanışını müjdeler. Bir işçinin elleri; bazen nasır tutmuş bir toprak kokusu, bazen de klavye başında…

Sibel Oğuz Aktemur: Fil Sürüsünün Ayak Sesleri

“İçimde bir fil sürüsü var benim. “ Ayak sesleri yeri göğü inleten, geçtiği yollarda derin izler bırakan, devasa ve mağrur bir sürü. Kimse duymuyor ama ben o sürünün her adımında sarsılıyorum. Kırgınlıklarım bir filin hafızası kadar taze, öfkem bir sürünün koruma içgüdüsü kadar keskin. Yalnız kaldığım o sofralarda, destek görmediğim o yokuşlarda, kimsenin elini uzatmadığı o karanlık dehlizlerde ben bu sürüyü büyüttüm. Onlar benim hayallerim, onlar benim kimseye eyvallahı olmayan başarılarım. Bir kadın düşünün; dışarıdan bakınca tek bir fidan gibi ama köklerinin altında koca bir orduyu besliyor. “ Gürültüm dışarıya değil, geleceğime yankılanıyor.”

Sibel Oğuz Aktemur: Duvarların Sağır, Maskelerin Sağlam Olduğu Evler

Evin eşiği, bir insanın en güvenli kalesi değil de bir sahnenin başlangıç çizgisi olmuşsa; orada ruhu kanatan sessiz bir savaş başlamış demektir. Kendi evinin mahremiyetini bir sır küpü gibi yüreğinde taşıyamayan, evin içindeki nefesi, sofradaki huzuru ya da huzursuzluğu bir çırpıda “ana kucağına” boşaltan birinden, bir yuvaya direk olması beklenemez. Zira koca olmak; sadece bir soyadını paylaşmak değil, o evin içindeki her yaşanmışlığı namus bilip kalbine mühürlemektir. Dışarıdan bakıldığında; nezaketiyle parmakla gösterilen, “ne kadar hayırlı bir evlat, ne kadar kibar bir eş” dedirten o usta aktörlerin asıl çehresi, sadece o kapalı kapıların ardındaki “şahit” tarafından bilinir. Dışarıya dağıtılan o sahte…

Ayşe Bedevi: Sessiz Gemi

Bir akşam vaktiydi, geminin kıyıya yanaştığı zaman. upuzun, sonu olmayan bir yolculuğun habercisiydi. Bir ton vardı gökyüzünde, gri; belirsiz. Liman doluydu, tıpkı oradaki insanların yüreği gibi. Kimseden ses çıkmıyor, herkes sessizce bekliyordu. Birazdan kalkacak olan o gemi, sıradan bir yolculuğa çıkmıyordu. O, bir gemiydi adı olmayan. bilet kesilmez, yolcu çağrısı yapılmazdı. Çünkü ne saati belliydi ne de nereye gideceği… Sadece uygun zamanı beklerdi. Ve eğer uygun zamanı gelirse hareket eder, yol alırdı. bir gün, iskelede bekleyen bir yaşlı adam. yüzünde yılların çizgileri, gözlerinde yarım kalmış cümlelerin bakışları vardı. Konuşmuyordu, konuşmasına gerek yoktu. Gözleri her şeyi bir bir döküyordu. Derin bir…

Buse Bektaş: Görmek ve Hatırlamak

İnsan bazen gözlerinin neye baktığını değil, neyi aradığını merak eder. Çünkü bakmak kolaydır; asılmesele görebilmektir. Peki, doğmadan önce ne görüyorduk? İlk var olduğumuz yerde ne vardı? Birgörüntü mü, yoksa tarifsiz bir his mi?Belki de hatırlamaya çalıştığımız şey bir manzara değil; bir bütünlük duygusu. Parçalanmamış,eksilmemiş, açıklamak zorunda kalmadığımız bir hâl. Bu dünyaya geldiğimizde ise her şey değişti.Anlatmaya başladık. Kendimizi ifade ederek anlaşılmaya çalıştık. Ve çoğu zaman en büyükyanılgıyla karşılaştık; insanlar bizi görmek yerine, bizde kendilerini gördüler. Herkes kendi hikâyesinin içinden bakar birbirine. Kendi yarasından, kendi eksikliğinden, kendibeklentisinden… Bu yüzden seni anlamayanlar, aslında seni değil, kendilerini dinler. Sanabakarlar ama senden kendilerini okurlar.…

Mucize Fatma İnan: Köküne Su Verdim

Bir ağacı düşün… Köküne su taşırsın, toprağını belki ellerinle havalandırırsın. Güneşten korur, rüzgâra karşı siper olursun. Çünkü bir gün filiz versin, gövdesi serinlik sunsun, dallarında umut yeşersin istersin. Belki de kendinden çok ona inanırsın. Ama ne zaman dalları güçlenir, yaprakları gürleşir… O zaman başlarsın yabancılaşmaya. Gölgesi serinletmez artık seni. Sanki sen hiç orada olmamışsın gibi ve bir gün o dal, senin sırtına iner. Hiç beklemediğin bir anda, hiç hak etmediğin bir yerden. Filiz versin diye su taşıdığım ağacın dalından sopa yedim. İşte o an anlarsın; darbeler geçer, acısı diner. Belki izini de taşımazsın uzun süre. Ama ihanetin bıraktığı boşluk o…

Ece Özdemir: Zihnimiz Değişmeden Hayatımız Gerçekten Değişebilir mi?

Bazı insanlar hayatlarında sürekli aynı şeyleri yaşadıklarını hisseder. İnsanlar değişir, ortam değişir, ilişkiler değişir ama sonuç hep aynı olur. Çünkü çoğu zaman değişmeyen şey dış dünya değil, kişinin zihninde taşıdığı düşünce kalıplarıdır. Çocukluk döneminde sürekli eleştirilen, yaptığı hiçbir şey yeterli görülmeyen bir çocuğu düşünelim… Zamanla o çocuk, sevgi alabilmek için sürekli kendini kanıtlaması gerektiğine inanmaya başlar. Başarılı olursa sevileceğini, hata yaparsa değersiz olacağını düşünür. Yıllar geçer, çocuk büyür ama o duygu yetişkinlikte de kişinin içinde yaşamaya devam eder. Bu yüzden bazı insanlar ilişkilerinde sürekli kendini açıklamak zorunda hisseder. Karşı tarafın sevgisini kaybetmemek için fazla fedakârlık yapar, sınır koyamaz, “hayır” diyemez.…

Aylen Durmush: Ya Düşündüğümüz Benlik, Sadece Travmalarımızın Kostümüyse?

İnsan kendini tanıdığını sanır. Kendi sesini bilir, kararlarının nedenlerini anladığını düşünür, “Ben böyle biriyim” derken sarsılmaz bir kesinlikle konuşur. Kimi kendini güçlü olarak tanımlar, kimi mesafeli, kimi fedakâr, kimi fazla hassas, kimi ise yalnızlığı seven biri olduğunu söyler. Bu tanımlar zamanla benliğin duvarlarına asılmış çerçeveler gibi sabitlenir; insan her gün o çerçevelere bakar ve gördüğünü hakikat zanneder. Oysa insan ruhu, görünen kadar yalın değildir. Benlik dediğimiz yapı, çoğu zaman yalnızca özümüzden ibaret bir inşa değil; incinmiş yanlarımızın, korunma reflekslerimizin, korkularımızın ve geçmişte hayatta kalmak için geliştirdiğimiz psikolojik stratejilerin sessizce ördüğü karmaşık bir mimaridir. İçimizde “karakter” diye adlandırdığımız pek çok özellik,…