Köşe Blog Yazıları

Ayşe Bedevi: Anne Kimdir?

Yaşamın başlangıcını simgeleyen, karşılıksız sevginin vücut bulmuş hali mükemmel annelerimize… Sonsuz sabrın ve dayanıklığın sembolü, dünyanın en nadide varlıkları… Yüreği ile dünyayı karşına alacak kadar cesaretli, evladına kıyamayacak kadar narin… En güvenli liman, hayata hazırlığın ilk evresi. Yüreklerimizi ısıtan, gülüşüyle yaşamın devamlılığını kanıtlayan en güzel çiçek. Anne… Şefkatiyle yaraları saran, varlığıyla huzur veren… Dünyaya Kafa Tutuyorum kitabında, anneler için şu ifadeyi kullanmıştım: “Cesaretsiz bir anneye ancak çocukları cesaret verebilirdi. Bir annenin, evladı için yapamayacağı hiçbir şey yoktur.” Varlığı mucize olan annelerimiz, gününüz kutlu olsun. Sizler hayatın en zarif mimarısınız… Gönlümüzün en kıymetli hazinesi, yeryüzünün şefkat abidesi… Gülüşünüz hiç sönmesin, hayat…

Aylin Altın: Anne Olmak

Anne…Ne kadar dolu, ne kadar derin bir sözcük değil mi?Bir çocuğun ilk sığınağı, ilk güveni, ilk duası… Ama insan bazen düşünüyor; sadece doğurmak mıydı annelik? Bir canı dokuz ay karnında taşımak mıydı sadece? Yoksa bir çocuğun korkusunu sarıp sarmalamak, gözyaşını sessizce silmek, “Ben buradayım” diyebilmek miydi anne olmak? Herkes anne olmamalı belki de…Çünkü annelik yalnızca biyolojik bir bağ değil; vicdan, merhamet ve yürek işidir.Kendi evladını yok sayan, sevgisini eksik bırakan biri gerçekten anne olabilir mi?Bir çocuk annesinin yokluğunu sadece yanında olmadığı zaman değil, sevgisini hissedemediği zaman da yaşar. Ve hayat bazen öyle kadınlar çıkarır ki karşımıza… Hiç anne olamamıştır belki…Bir…

Öykü Kucur: Büyüdükçe Eksiliyoruz

“Bazen sadece içimde kalanlarla yazıyorum… Çünkü bazı duygular, kelime olmasaydı öksüz kalacaktı.” Bir sabah uyanıyorsun ve fark ediyorsun… büyümüşsün. Ama o an asıl fark ettiğin şey, ne kadar eksildiğin oluyor. Çocukken büyümeyi bir hedef sanmıştım. Boyum uzasın, odam bana ait olsun, kalem kutum rengârenk olsun, kitaplarım raflarda dizili dursun istemiştim. Birinin gözümün içine bakmadan da doğruyu bulabileceğime inanmıştım. Ama kimse bana büyümenin bazen bir kayıp töreni olduğunu söylememişti. Kimi zaman bir insanı, kimi zaman kendini sessizce gömüyorsun. Ben büyürken bazı şeyleri yavaş yavaş kaybettim. Mesela küçük kardeşimin küçük hâlini… O, gözümün önünde büyüdü. Eskiden uykuya dalmadan önce bir masal isterdi.…

Gizem Gökmen: Makamı Anne, Yüreği Çocuk

Bizim evde zaman, onun ellerinin ritmiyle akardı. O, sadece bir anne değil; evin sarsılmaz direği, hiç sönmeyen ocağı ve tüm fırtınaları göğüsleyen görünmez çatısıydı. Gökyüzü henüz griyken uyanır, hayatın tüm yükünü bir pelerin gibi omuzlarına takar ve gün bitene dek o pelerini bir an olsun yere bırakmazdı. Hem dışarıdaki hayatın keskin dişlileri arasında ayakta kalmaya çalışır hem de evin her köşesini titizlikle bir arada tutardı. Bizim gözümüzde o, yorulmak nedir bilmeyen, uykuyu sadece bir mecburiyet sayan, sanki bu dünyaya sadece anne olarak gelmiş bir insandı. Çocuklarının üzerine gerdiği o otoriter gölge, aslında şefkatin en yalın ve en koruyucu haliydi. Yıllarca…

Neslihan Sezginel: Anne

Anne… Bazı insanlar “ev” kelimesini bir yer sanır. Oysa insanın gerçek evi bazen sadece bir annenin sesidir. Dünyada herkes seni yarı yolda bırakabilir. Herkes değişebilir. Herkes bir gün gitmeyi seçebilir. Ama bir annenin kalbi… O, evladı için atmayı hiç bırakmaz. Sen büyürsün, o yine seni küçük bir çocuk gibi merak eder. Sen yorulursun, o senden habersiz senin yerine dua eder. Hiç kimse bir anne kadar sessiz sevemez. Çünkü anneler sevgilerini kelimelerle değil, kendilerinden eksilterek gösterir. Bir annenin yorgunluğu gizlidir… Gözyaşı gizlidir… Kırgınlığı gizlidir… Ama sevgisi o kadar büyüktür ki, insan yıllar geçse bile hâlâ içine sığınmak ister. Belki herkes seni…

Halise Aydoğdu: Pusulasız Bir Toplum: Şiddetin Sıradanlaşan Karanlığı 

Bugün Türkiye’nin hangi şehrinde, hangi sokağına adım atarsanız atın; havada asılı duran o kesif öfke kokusunu içinize çekersiniz. Şiddet artık sadece münferit bir haber başlığı değil, bu toprakların her hücresine sirayet etmiş bir salgın, bir toplumsal cinnet hali. Hakkâri’den İstanbul’a, Urfa’dan İzmir’e kadar haritanın her noktasından adeta kan ve öfke fışkırıyor. İnsanların en temel hakkı olan “yaşama ve güvende olma” içgüdüsü, yerini her an bir saldırıya uğrama kaygısının yarattığı o soğuk tekinsizliğe bıraktı. İnsanlar artık yürürken arkalarına bakıyor, çocuklarını sokağa gönderirken içlerinde açıklayamadıkları bir korku taşıyor. Bir tartışmanın, bir bakışın, bir öfke anının nelere dönüşebileceğini kimse kestiremiyor. Çünkü toplumun sinir…

Sezgin Işık: Anneme Mektup

Canım annem, Fotoğrafımıza her baktığımda zamanın o yerde durduğunu hissediyorum. Sanki yıllar akıp gitmiş ama ben hâlâ senin yanında çocuk kalmışım. Başımı omzuna değil de, yıllarca benim için verdiğin emeğe, ettiğin dualara, sessizce taşıdığın yüklerine yaslamış gibiyim. Senin ellerin sadece omzuma dokunmuyor bu fotoğrafta… Bir ömrü tutuyor. Çocukluğumu tutuyor. Düştüğüm günleri, yeniden ayağa kalktığım anları, kimseye anlatamadığım kırgınlıklarımı, sustuğum geceleri… hepsi ellerinde duruyor. O küçücük koltuğun içine koskoca bir hayat sığmış gibi. Duvarların sadeliği bile yüzündeki çizgileri daha görünür yapıyor. Ama ben o çizgilere baktığımda yaşlılık görmüyorum annem. Ben fedakârlıklarını görüyorum. Ben sabrını görüyorum. Bizim için vazgeçtiklerini görüyorum. Başındaki beyaz…

Ramazan Yontucu: Annem ve Eksik Düğmelerim

Tanrım, bugün gökyüzü annemin yeni yıkadığı bembeyaz bir çarşaf gibi, Sanki rüzgar esse, yine o çocukluk kokusu dolacak odama. Annem, kalbimin sökülen yerlerini dikmekten yorulmayan tek terzi, Ben ne zaman hayata karşı önümü iliklemeye kalksam, Hep bir düğmem eksik kalıyor, hep bir yanım üşüyor onsuz. Dünya dediğin, annemin ütülediği pantolonun çizgisi kadar düzgün değilmiş meğer, Sokaklar çamurlu, insanlar biraz keskin, hayat biraz fazla gürültülü… Ben büyüklük oyununda her seferinde mağlup bir çocuk gibi, Yine onun dizlerinin dibindeki o huzurlu sessizliğe acıkıyorum. Çay demlenirken çıkan o buhar, sanki bütün kederlerimi alıp götürecekmiş gibi. Annem, mutfaktaki tencere seslerinden bir orkestra kuran kadın,…

Ayşe Bedevi: Rabbin Utandırmaz

Bir ses duyuldu yüksekten, aşk çalar mı kapını gerçekten? Adım adım ilerliyorken, bu sebepsiz isyan neden? İster miydin hiç sevgiyle coşmayı, aşkla bahçelere koşmayı? Yüreğinin temizliği, yeter miydi almayı? Neyi diye soracak olursan, yüreğine denk birini bulacak olursan, aç ellerini alemlerin yaratıcısına; de Allah’ım en güzelini nasip et kuluna. Rabbim geri çevirir mi hiç duanı? O’dur mucip olan, bekle sıranı. Kalbin temiz, niyetin saf ise; aç kapını aheste aheste. Yolun aydınlanır iman ile, kalbin coşar onun sevgisi ile. Tek bir kelime yeter; seni kendine aşık eder. Aşk çalarsa kapını, at tüm dünyanın ahını. Kabul et, ver izni; yüreğini aç, takip…

Emine Kurt: Sizin İçin Değil, Kendim İçin Varım

Ben biz olduğumuz için mi varım yoksa biz, beni yok etmek için mi var?  Toplum nesiller boyunca hep birliğin önemini anlatıp toplum için yaşamamızı istedi. Önce kendi koydukları normlarla sınırları belirlediler sonra ise bu sınırlar doğrultusunda hayatımızı şekillendirdiler. Oysa hepimiz birbirimizden farklıydık. Hayatlar farklıydı, hayaller farklıydı, koşullar farklıydı, istekler farklıydı… Fakat toplum farlılıklarımızla değil sadece varlığımızla ilgilendi. Varsan kurallara da uymak zorundasın! Peki, gerçekten de toplum mu bizi var ediyordu yoksa biz, kendi varlığım doğrultusunda mı vardık.   Aslında her birimizin hayatı daha dünyaya gözümüzü açmadan belirlenmişti. Mesleğimiz, ilgileneceğimiz alanlar, toplumdaki rolümüz hatta üstümüzdeki bez parçası bile…   Sen, daha kendi hikâyenin…