Köşe Blog Yazıları

Tuğçe Biryol: İçimde Çoktan Başlayan Bir Yaz Var

“Biraz yaz olsa geçer…” dediğimiz şey bazen hava değil, hayatın ağırlığıdır… Sıcakların beni zorlayacağını biliyorum. Bedenim bazen yazla aynı fikirde değil; çabuk yoruluyor, gölge arıyor, sessizlik istiyor. Ama zihnim… zihnim çoktan yazın içine yürümüş durumda. Çünkü insan sadece yaşadığı mevsimde bulunmaz; özlediği yerde de yaşayabilir. Ben şu an biraz orada hissediyorum kendimi. Henüz tam gelmemiş bir yazın eşiğinde, içimde çoktan başlamış bir mevsimi hissediyorum. Yaz dediğiniz şey, sadece hava sıcaklığı veya deniz, kum, güneş değildir. Güneşle çalışanlardan olduğumu kabul ediyorum. Denize âşık olduğumu da kabul ediyorum. Yaz, insanın üzerindeki fazlalıkları attığı bir zamandır. Kışın kat kat giyindiğimiz gibi, duygularımızı da…

Yusuf Bingöl: Asıl Engel, İnsanlığını Kaybetmiş Kalplerdir

15 Mayıs… Bugün herkes birkaç duygusal söz paylaşacak. “Engeller sevgiyle aşılır” diyecekler. Sonra bir engelli birey kaldırımdan geçmeye çalışırken arabasını rampanın önüne park edip çekip gidecekler. Çünkü bu toplum konuşmayı seviyor ama anlamayı değil. Bazı insanlar engelli bireylere bakınca eksik bir beden görüyor. Ama dönüp kendi vicdanındaki eksikliği hiç fark etmiyor. Oysa tekerlekli sandalyede olmak değil insanı çaresiz yapan; insanlığını kaybetmiş insanların arasında yaşamak yoruyor insanı. Ne acı değil mi? Bir insan yürüyemiyor diye üzülüyorsunuz ama karakteri yere sürünen insanlarla aynı masada oturmaya devam ediyorsunuz. Bu ülkede engelli bireyler hayatla değil, insanların bencilliğiyle savaşıyor. Çünkü bazıları merdiven yapıyor ama rampa…

Ece Özdemir: Kendini Ertelemek: En Yakındaki Uzaklık

Hayatın telaşı içinde çoğu zaman her şeye yetişmeye çalışıyoruz. İşe, sorumluluklara, aileye, insanlara, beklentilere… Günler geçiyor, yapılacaklar listesi uzuyor, biz ise herkese bir şekilde yetişebildiğimizi sanıyoruz. Ama çoğu zaman fark etmediğimiz bir şey var: En çok kendimize geç kalıyoruz. Kendini ertelemek, insanın kendi ihtiyaçlarını sessizce geri plana atmasıdır. Dinlenmeyi, mutlu olmayı, hayal kurmayı, hatta bazen hissetmeyi bile “daha sonra”ya bırakmaktır. Dışarıdan bakıldığında güçlü, ilgili, fedakâr ve sorumluluk sahibi görünürsünüz. Ama içinizde yavaş yavaş büyüyen bir yorgunluk vardır. Çünkü insan, kendini sürekli ikinci plana attığında yalnızca zamanını değil, ruhunu da tüketmeye başlar. Danışanlarımla yaptığım görüşmelerde en sık duyduğum cümlelerden biri şudur:…

Halise Aydoğdu: Öykü Turna

Gurbet, Halise için sadece kilometreler demek değildi; mutfaktaki sönük ışık, pencere kenarındaki yarım kalmış kitap ve genzinde bir türlü geçmeyen o nane kokulu hasretti. Bugün, İstanbul’un gri gökyüzüne bakarken kalbinin en derininde yine o ince sızı vardı. Elleri istemsizce telefonuna gitti ama arayamadı; Latife annesinin yorgun sesini duymak, ona şifa olamamanın ağırlığını bir kat daha artıracaktı.  ​Halise, çocukluğunun en güvenli limanını düşündü. Ne zaman dizleri kanasa ya da ruhu daralsa, annesinin “Latif” dokunuşuyla her şey iyileşirdi. Şimdi ise roller değişmişti. Annesi, o koca yürekli kadın, bir hasta yatağında şifa bekliyor; Halise ise başka bir şehrin, başka bir hayatın içinde camdan…

Zübeyde Bayık

I. Duvarı Ören Eller: Bir İtirafın Anatomisi “En büyük engel, engellenmektir.” Eskiden, kaldırımlardaki o sarı izli yollara bakıp “Neden sadece bir grup için özel yol yapılıyor?” diye sorardım. Oysa o yollar bir imtiyaz değil, bir haktı. Şimdi önümde aşılmaz birer sur gibi yükselen o duvarları meğer zamanında kendi ellerimle örmüşüm: Düşünmeden, görmeden, anlamadan.. Bugün anlıyorum ki; engellilik bir etiket ya da bir kimlik değil, sadece bir ihtimaldir. Bugün yürüyorsun, yarın durabilirsin. Ama insan kalmak, her gün yeniden verilmesi gereken zorlu bir karardır. II. Vicdanın Takvimi: Üç Gün Kırmızı, Üç Yüz Altmış İki Gün Karanlık Takvimde 365 gün var ama bazı…

Zübeyde Bayık: Ruhun Pusulası

Ben sevgiyi önce annemin nasırlı ellerinde tanıdum; Beni her kaldırdığında, o yorgun avuçlarıyla, Sadece gövdemi değil, hayatın ağır yükünü de kaldırıyordu. Sevgi; “yapamazsın” diyen o sağır kalabalığın tam ortasında, Hiçbir heceye muhtaç kalmadan, “ben buradayım” diyebilmektir. Bazen toplumun bakışı zehirli bir ok gibi saplanır tenine, Sanki bir yarım kalmışlık, sanki bir eksiklikmişsin gibi… Ama sevgi, o bakışların üstüne ipek bir örtü gibi serilir; Sessizce, kimseyi incitmeden, bağırmadan şifalanır. Bir gün bir çocuk baktı gözlerimin en derinine; Ne çekinerek, ne de o yakıcı acımayla… Sadece baktı ve gülümsedi; o an anladım ki, Sevgi bir şeyi “düzeltmek” değil, sadece yanında kalabilmektir. Bazen…

Özgül Kazan: En Azından

Birine güvenmek, bir kişi eğer birine güveniyorsa bu eş de olabilir, arkadaş da olabilir vs. Kim olursa olsun eğer güvende ise o güveni suistimal etmemeli çünkü bir insan kaç defa birine güvenebilir ki? Kaç defa birine güvenip de yanında uyuyabilir ki, kaç defa bir insan birine güvenip de sırrını açabilir ki? Kaldı ki güvenilir bir insanı bulmak o kadar zorlaşmışken bu zamanda ve bu kadar umutsuz olan bir durumdayken kırmamalı, incitmemeli, güvenilir insanlara kıymet bilmek gerek. Eğer ki böyle değerli insanlara denk gelirseniz kıymet bilmeyecekseniz o güvenilir insana taşımayacaksanız. Lütfen hiçbir şey yapmasanız bari uzak durun en azından acıtmamış olursunuz.…

Erkan Eren: Bize Bir Umut Lazım, Bir Hayal

İlk çığlığımızla kendimizi belli ettiğimiz bu dünyada nasıl bir hayata yol alacağımızı kestirebilsek belki de farklı olabilirdi her şey. Ne çok üzüldüğümüz, ne kadar az sevindiğimizin hesabını hep zamana yükledik. Tadına baktık hak edip etmediklerimizin…  Merhabanın gizemiyle başladı yolculuğumuz ve elveda diyemeden bitti apansız. Gülerken ağladık, ağlarken güldük çaresizce. Çocukluğumuz… Bazen bir çiçeği okşarken, kuşların cıvıltısına koşarken, isimler uydururken her bir yıldıza ve icat ettiğimiz mucidi olduğumuz oyunlarda bulduk kendimizi. Mutlu bir sabaha uyandık böylesi uykularda. Gözlerimiz kendini umuda ve hayale yasladı. Kendimize tutamayacağımız sözleri yasakladık, masumduk çünkü; yapmacıksız. Gün geçtikçe daha da görünür oldu her şey. İnsanların dışında ne…

Ayşe Bedevi: Bir Bilsen

Kalbime sorsam seni, haykırır adını dağlara, taşlara. Ah bir bilsen beni, mecnuna dönmüş biçareyim. Hayatın kaçıncı yılında, kaçıncı asrındayız? Bir seni düşündüğüm günden beri, ne yılı bilirim ne de geleceği… Sadece sen, aklımda ve kalbimde olan. Bir tek, yüreğimde dolanan. Kaçıncı rüzgar esti, kaçıncı fırtına koptu bilmem. Ama senin bana baktığın her anı ezbere bilirim. Kendime senin gözlerinle bakmaya başladığım zaman, daha mutlu oldum inan. Bir sen bana farklı bakarken, bir ben kendimi yeniden sevebildim. Geçen onca günün ardına, aklımın en ücra köşelerinde kalır hatrın. Bir kere bile isyan etmedim gelmeyişine, bir kere bile vazgeçmedim beklemeye. Günün en soğuk, en…

Aylin Altın: Vicdanın Sessizliği

   Bir zamanlar insanlar komşusunun aç olduğunu bilirse sofraya huzurla oturamazdı. Mahalle kültürü dediğimiz şey sadece kapı komşuluğu değildi, vicdanın birbirine değdiği bir yaşam biçimiydi. Bir yetim görünce gözler yere düşer, insanlar kendi evladını severken bile mahcup hissederdi. Çünkü bir çocuğun eksik kalan sevgisi, toplumun ortak yarası sayılırdı.   Şimdi dönüp bakıyorum da   Ne zaman bu kadar duyarsız olduk?   Hangi ara vicdan mahkemesini kapattık?   Hangi ara insanların yaşam mücadelesini görmezden gelmeye başladık?   Bugün sosyal medyada bir anne ya da baba yayın açıyor. Evladı yaşasın diye, Bir ilaç bulunabilsin diye Bir umut daha doğsun diye. Üstelik valilik…