Köşe Blog Yazıları

EYLEM ŞEVİK:KARA KIZIL GÖNÜL

KARA-KIZIL GÖNÜL Güne sakin başladık; Sessiz ve sımsıcak. Birden bir çığlık bozdu tüm dinginliği. Uğultu dağlıyor boşluğu. Bu gümbürtü neyin habercisi derken, Bir kıvılcıma takıldı yüreğim. * Kocaman bir grilik kapladı göğü birdenbire. Mavilik karaya, yeşiller kızıla gark oldu anlamadan. Nefes alamaz, gözümüzü açamaz hâlde, Gönlümüz kara-kızıl bir acıya bırakıverdi kendini. * Bağrımızı ezip geçiyor kızıl devler. Koşturanlar, uçanlar, bağırışlar, çığırışlar, Hiçbiri kâr etmiyor, her birinin sesini yutuyor canavar. * Yalıyor gürültüyle canavar tenimi ruhumu. Derine işliyor acısı kavruluşumun. Bu acıyı paylaşanların gözleri kurudu. Saatler mi geçti; günler mi oldu? Ne zaman başladı? Unuttuk günü güneşi. İstemez olduk artık sıcağı.…

PINAR AKYÜZ ATMACA:KAÇ SORUDAN SAĞ ÇIKARIZ

Pınar Akyüz Atmaca İnsan, hangi taşını kımıldatır yerinden, hangi sözüne kendisiz kulak kesilir, hangi bakışlarda çözer düğümlerini, hangi tragedyada oynar kendini? İnsan, kaç satır yazabilir ruhunu dokumak için, kaç küfre tövbe olur deliye çıkmamak için, kaç duvara mıhlanabilir bir iz bırakmak için, kaç kişiye sığınır uyanmak için? İnsan, ne kadar sevmelidir yere basmasın diye, ne kadar gülmelidir kimse görmesin diye, ne kadar düşmelidir ayağa kalksın diye, ne kadar bilmelidir ezberi bozsun diye? Peki sen, kaç kâğıtla kesersin dönüşlerini, kaç mezarda bekletirsin sevdiklerini, kaç türküde yakarsın çektiklerini, kaç gönülde öldürürsün geçip gidenleri? Peki onlar, hangi yalanı tartar her dilde, hangi vedayı…

HİLAL SARAÇ:YAN

YAN Yan… Yangınsız yangınlarda yan. Kurumuş dudakların, Hasret kalsın bir damla suya, Ağaçların ipeksi yapraklarında, Biriken o çiğ damlalarına… Yan… Yüreğin yansın. Gece uykundan uyanıp, İçsende serin suları, kana kana, Dinmesin harın yansın. Yan… Çaresizce dolan ortalarda, Bir deva ara yangınına, Bulamaz da kalırsan bir başına, Sana olan yangınımı hatırla…

YUSUF MERTER:HÜZÜN

HÜZÜN Bir umudun uğultusu vızıldıyor Toprağa gömülü vazgeçişlere inat… Ölümsüz rüyaların sandalında Alaboraya kapılmış Kıyametini içinde taşıyan insanlık Hüzün Sur’una üflenirken Son sözüne şahitlik eder Soluğu yarım kalmış bedenim… Ne hüzünlere şahit oldum ben! Ne gidişlere… Ardına mıh gibi çakılı Mecburi kalışlara… Bayrağa sarılmış Anne haykırışlara… Sigara dumanında Baba yutkunuşlara… Söyle bana ey hüzün! Hangi duaya diz çöktün Hangi acıları içine gömdün sen… Yüreğinin minik sofrasında Kaç mazlumu misafir ettin? YUSUF MERTER Şiirlerinde insanı, hayatı, inancı ve duyguları anlamaya ve anlatmaya çalışan bir şair. Eserleri çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlanmış olup, yazmayı kendisi için bir arayış ve kendini ifade etme biçimi…

BERRAK SOLAK:MANDOLİN’İN TÜRK POP MÜZİĞİ’NE KAZANDIRILMASI ÜZERİNE

Günümüz Türk Pop Müziğinde ağırlıklı olarak gitar, bateri, org, keman gibi enstrümanlar kullanılmaktadır. Hatta org ile birden fazla enstrümanın sesi üretilebilmektedir. Keman da popüler müzikte sık kullanılan bir enstrümandır. Tel ve nota dizilimleri mandolinle aynıdır. Dolayısıyla keman popüler müzikte kullanılabiliyorsa mandolin de kullanılabilir. Peki Türk Pop Müziğinde mandoline yeterince yer veriliyor mu? Türkiye’de pek çok alanda olduğu gibi pop müzikte de mandoline pek yer verilmediğini görüyoruz. Bu yazının amacı mandolinin Türk Pop Müziği’ne kazandırılmasıdır. Bir ülkenin pop kültüründe mandolin olursa, o ülkenin insanı mandolini tanıyacaktır. Örneğin pek çok pop şarkımızda gitara yer verildiği için toplumunuz gitarı tanımaktadır. Aynı şey mandolin…

GAMZE TÜRKİSTANLI: BİR SONRA Kİ İSTASYON

BİR SONRA Kİ İSTASYON -ORTAK RENK-      İstanbul metrosu. Birbirine çarpan aceleci nefesler, bir boşalıp bir dolan kimliksiz koltuklar… Ardı ardına geçen ve rollerini iyice ezberlemiş şu saatler, kendi etrafında dönerken insanların da başını döndürüyorlar. Bir saniyenin bile üzüntüye ya da tebessüme sebep olduğu kanısı yerleşmiş gibiydi insanlara. Treni kaçırmak, yapayalnız bir adada tek başına hissetmek gibiyken, son anda kendini trene atmak ise büyük bir zaferdi. Her istasyon bekleme salonu sanki. Gelenler, gidenler arasına karışıyor, yaşam ise kısır döngüden başka bir şey olmuyordu. Yine yalancı gülüşler içinde açan güneşin sahte sıcaklığını esir almış bir havada, Pendik’ten Kadıköy’e gidiyordum. Adını anımsamadığım…

AYŞEGÜL KUM:RUHUN UNUTTUĞU SECDE

RUHUN UNUTTUĞU SECDE  “İnsan bazen dünyasının eksik olduğunu zanneder. Oysa eksik olan dünya değil, secdeye hasret kalmış bir ruhtur Soğuk bir sonbahar akşamıydı. Rüzgâr, sararmış yaprakları savururken o da ömrünü meşguliyetlerin peşinde savuruyordu. İşlerinin yoğunluğu sebebiyle namazlarını çoğu zaman yalnızca farzıyla eda ediyor, yolculuklarda ise aracının içinde ima ile kılmakla yetiniyordu. Bedeni namazdaydı belki; ama ruhu, hasretini çektiği o uzun secdeleri arıyordu. Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindeydi. Huzurlu bir yuvası, dünya tatlısı bir evladı, vefalı dostları, bereketli bir işi vardı. Ne borcu vardı ne de görünürde bir derdi… Fakat bütün bunlara rağmen kalbinin derinliklerinde tarif edemediği bir boşluk büyüyordu.…

EMİNE KURT:İKİ AŞIĞIN VEDASI

İki Aşığın VedasıRüzgârın soğuğunu tenimde hissediyordum. İçim ürperiyordu, üşüyordum. Birazdan yağmurda başlardı zaten. Peki, yağmur içimdeki bu sıkıntıyı da tam göğsümün ortasına saplanan, canımı acıtan bu yumruyu da alıp gider miydi? Geçsem altına, sırılsıklam olsam geçer miydi bu acı? Geçmezdi… Üzerinden kaç ay ya da kaç yıl geçti bilmiyorum. Fakat canım hala ilk gün ki gibi acıyor. Bazı geceleri sabah etmekte o kadar çok zorlanıyorum ki. Sanki zaman geçmek bilmiyor ben her saniye biraz daha fazla acı çekiyorum. Kalbim sıkışıyor, içim daralıyor, nefes alamıyorum. Bazen boğazıma dolanmış parmakların varlığını hissediyorum… Ölmek istiyorum, bu gece sabah olmasın istiyorum. Fakat yine gün…

REMZİYE GÖNENÇ KOŞAR:İNSANIN İÇİNDEKİ EV

İNSANIN İÇİNDEKİ EV Sabah Işığı Denemeleri Bazı yolculukların haritası olmaz. İnsan, yola çıktığını da fark etmez. Bir sabah aynı odada uyanır; ama artık aynı insan değildir. Hayat, sessizce içimizde yer değiştirmiştir. Ben, insanın en uzun yolculuğunun kendine doğru olduğunu sonradan öğrendim. Çocukluğumda ev, ışığı yanan bir pencereydi. Tanıdık bir ses, sofraya çağıran bir el, korkusuzca uykuya dalabilmekti. O yıllarda evin duvarlardan ibaret olduğunu sanıyordum. Büyümek, meğer bu düşüncenin eksilmesiymiş. Çünkü insan büyüdükçe evi dışarıda aramaya başlıyor. Bazen bir dostta, bazen bir bakışta, bazen de “Beni anlıyor.” diyebildiği bir insanda… Ben de uzun süre öyle yaptım. İçimde adı konulmamış bir eksiklik…

YUSUF BİNGÖL:Bir Umudun, Cesaretin ve Azmin Hikâyesi

Bazı insanların hayat yolu diğerlerinden daha zorlu başlar. Kimi insanlar daha küçük yaşlarda mücadele etmeyi, sabretmeyi ve güçlü kalmayı öğrenir. Benim hikâyem de zorlukların içinden geçerek umuda, cesarete ve azme dönüşen bir hayat hikâyesidir. Ben engelli olarak dünyaya geldim. Fakat ben kendimi hiçbir zaman bir engelli olarak görmedim. Çünkü insanı tanımlayan şey bedeni değil; düşünceleri, hayalleri, cesareti ve hayata karşı duruşudur. Ben hiçbir zaman eksikliklerime odaklanmadım. Her zaman yapabileceklerime inandım. Ben bu dünyaya sadece yaşamak için gelmedim. Ben bu dünyaya bir iz bırakmak, bir eser bırakmak için geldim. Belki bugün herkes beni tanımıyor olabilir. Belki bugün verdiğim mücadelelerin değeri herkes…